6 Ağustos 2016 Cumartesi

Bölüm xe - Yine Yeni Yeniden

Dakikti. Tam buluşma saatinde buluşacağımız noktaya gelmişti. Yüzünde yine o mutlu gülümseme oluştu, elinde değildi sanırım. Üç ayı geçmişti birbirimizi görmeyeli. Ben de gülüyordum. El sıkıştıktan sonra yürümeye başladık. Telefon hattıyla ilgili yaşadığı problemden bahsetti, Almanya'ya gittiğinde kullanabilmek için operatör değiştirmişti ancak onunla da ilgili sorunlar çıkmıştı. O sırada her zaman gittiğimiz cafeye oturmak isteyip istemediğini sordum. Görüşmelerimizin son demlerinde yeni açılan, beraber bir kez gittiğimiz cafeye gitmek istediğini söyledi. Alışkanlıklarını değiştirmek zordu, demek ki bu sürede çok kez gitmişti oraya. "Almanya nasıl geçti, neler yaptın?" diye sorduğumda verdiği "Harika!" cevabı içimi cız etmeye yetmişti. "Oturunca fotoğrafları gösteririm" dedi.
Oturduk, ilk dikkatimi çeken pantolonu yeniydi, diğer kıyafetlerini hatırlıyordum. "Dün akşam yakındaki ilçeye gitmiştim, o yüzden bugün için görüşelim dedim, hatırlıyor musun Kuşadasındaki şu çocuk yazdı, neydi ismi" dedi. Başlamıştık. Oklar üzerime yağmaya başlamıştı. Üzerime isabet ettikçe canım yanıyor, konuşamıyordum. "Sen neler yapıyorsun?" dedi. "İş, güç aynen devam" dedim. Aşk hayatı nasıl gidiyor dediğinde ise, o da aynı bir değişiklik yok diye cevap verdim. Sakıncalı soruya gelmiştik. "Senin?" diye sorduğumda alacağım cevap, direk olarak kalp çarpıntılarımın artmasını tetikleyecek özellikteydi. "Çok hareketli" dedi. "Aşk kısmı mı?" dedim şaşırmış bir biçimde. "Hayır" dedi, "Cinsellik kısmı". "Tahmin edebiliyorum" dedim.
Sonra fotoğraflara bakmaya başladık, o sırada yanımda getirdiğim flash belleği ona verdim ve Prag fotoğraflarını getirip getiremeyeceğini sordum. Tamam dedi. Almanya fotoğraflarına bakarken bir yandan fotoğraftaki görüntüyü anlatıyor bir yandan da neler yaptığını söylüyordu. Köln'de sabaha karşı olan uçağını, barda tanıştığı çocuğun evine gittikten sonra uyuyakalarak kaçırdığını söyledi. İçim parçalanmaya devam ediyordu, kontrol edemediğim bir biçimde. Neden bilmiyordum, nasıl bu kadar hassas birine dönüşebilmiştim? Blog yazmaya başladığımı söyledim, "Evet haberim var" dedi "En son dokuzuncu bölümü yazmışsın", şaşırmıştım, telefonundan blogun adresini açtı ve gösterdi. Kendimi yine mağdur olarak, onu ise duygusuz ve egolu biri olarak gösterdiğimi söyledi. 
Konu konuyu açtı ve ben

Bölüm xd - Tülay

Diğer günlerden tek farkı ertesi günün tatil olmasıydı. Onun dışında son birkaç haftadır yaşadığım gereksiz matemli, duygu dalgalanmalı, kafa patlatmalı, kurmalı günlerden biriydi yine. Üzerime serilmiş olumsuz düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Bu hem işyerindeki psikolojime ve performansıma yansıyordu hem de hiç bir işe odaklanamıyordum. Problemim kendimleydi. Bir yandan iş yapmaya uğraşırken bir yandan aklımın kenarındaki öylece duran düşücelere artık alışmıştım. Nedenini bilmiyordum. Bu kadar kötü hissetmek için bir nedenim yoktu. 
Mesai başlayalı sadece bir iki saat olmuştu ki müdürümden bir telefon geldi. Bir müşterinin denetime geldiğini söyledi. O müşteriyi beklemiyorduk, hazır değildik. Zaten denetim sırasında panik olan benim şimdi iyice elim ayağıma dolaşmıştı. Denetçileri karşıladıktan sonra biraz sohbetin ardından denetime başlamıştık. Binbir türlü problem ve soru içerisinde ilerlerken birden aklımın köşesine perçinlenmiş düşüncelerin tekrar kıpırdandığını fark ettim. Bu kadar da olamazdı. İşimle ilgili hayati anlarda bile aklımda birden yüzeye çıkıyor, zaten denetimin pek iyi gitmemesi nedeniyle de bozulmuş moralimi iyice sıfırlıyordu. Akşam iş çıkışı saatine yakın bir zamanda biten denetim sonrası ben de bitmiştim. Durum çok kötüydü, işle ilgili iç açıcı bir taraf yoktu. Bundan sonraki denetimlerin de iyi olması için elimden geleni yapsam bile olmayacaktı biliyordum.
Aldığım darbe üstüne darbe sonrası iyice zayıflayan bilincim, belki de hiç yaşamadığım sigara tiryakiliği gibi, o an Özgür'ün varlığının bana nasıl güç verdiğini hatırladı birden. O kısa süreli iyi his bile kafamda şimşek hızıyla bir senaryo yazmama yetti. Özgür'e yazacaktım. Evet, herşeyi göze alıp, karşısında düşeceğim durumu hiçe sayarak ona yazıcaktım. Bunca aydan sonra herşeyin daha iyiye gitmesi gerekirken daha da kötüleştiğini görmek bendeki gücü tüketmişti. Silkinip kendime geldiğimde dahi düşünce hâlâ kafamdaydı ve bilinçaltım bu fikrin iyi yanlarını beyin fırtınası şeklinde kafamın içinde dolandırıyordu.
Hemen iki arkadaşıma yazdım, ruh halimi ve yapmak istediğimi anlattım. İkisi de beni frenlemek için dil dökmeye başladı. Cayabilirdim de. Ancak belki de zamanı gelmişti. Onunla yüz yüze görüşüp konuşmak istiyordum hepsi bu. "Hadi tekrar sevgili olalım" veya "Seni çok özledim, sensiz yapamıyorum" temalı cümleler kurmayı hiç düşünmedim zaten. Dün buluştuğum Efecan, bir şeyi fark etmemi sağlamıştı. "Şu anda onu senden iyi kimse tanımıyor, o yüzden hareketlerini, duygularını en çok sen kestirebilirsin" demişti. Umutlanmadan, tüm beklentilerimi bir kenara bırakarak yazacaktım ona.
Yazdım. Doğum günümden sonra, üzerinden aylar geçtikten sonra ilk kez, yazmıştım ona. Karşılıklı hatır sorma faslından sonra dışarıda birşeyler içmek isteyip istemediğini sordum. "Yarın filan olabilir" demişti. Bir planı vardı belki ya da kendini ağırdan satmak istemişti. "Kaç gibi?" dediğimde "19:00-20:00 arası" dedi. Burda kastettiği buluşabileceğimiz saat aralığı mıydı yoksa benimle görüşmeye ayıracağı toplam süre miydi onu anlayamamıştım. "Yarın haberleşiriz" diyip konuşmayı bitirdim. Ve gol. Uzun süre sonra ilk ego tatminini ona yaşatmıştım. Özlemiştir.

Bölüm xc - Eğlen Güzelim

Eğlen güzelim gününü gün et
Ben vazgeçmişken eğlen
Karaları ben bağlarım
Sende vakit çok erken

Çok iyi eğlendiğine emindim. İnsanlarla düşüp kalmak çok eğlenceliydi çünkü. Sadece seks yapmak gerisini düşünmemek, önemsememek, sorumluluk almadan, başına dert sarmadan, yalnızca vücudunun isteklerine cevap vermek. Peki kalp ne için vardı? Bilmiyor, umursamıyor gibiydi. Nerde kalmıştı o derin duygular? Kıyasladığında beni yerden yere vuran, duygusuz, ruhsuz olmakla suçlayan o romantik aşık nerdeydi? Eğer orada bir yerlerdeyse neden göremiyorum? Hiç var olmadıysa o zaman bu iddialar niyeydi? 

İkimiz de kendi hayatımıza daha çok zaman ayırabiliyorduk artık. Benim için iki araya sıkışmış hissi veren arkadaşlarımla görüşme seanslarım, takatim olmadığında evde hiç birşey yapmadan oturabilme özgürlüğüm, istediğim kişiyle istediğim zaman buluşabilme rahatlığım. Kafama takılan şeyler listesinden silinmişti bunlar. Ama bilmiyordum ki yeni şeyler eklenecekti o listeye. Her biri birbirinden daha acı, damara giren iğne gibi ilk anda yaşattığı yanmanın sonrasında artarak bir süre devam etmesi, oraya günlerce dokunamaman, morarması ama sonrasında yavaş yavaş iyileşmesi. İşte bu listedeki soruların üzerimdeki etkisi bu şekilde oluyordu. Kolay atlatabileceğim durumlar olmuyordu. Şu an nasıl? Nerede? Kiminle beraber? Beni düşünüyor mu? Aklına hiç geliyor muyum? Ne hissediyor? Bu soruların cevaplarını aramaya çıktığımda adeta bir mayın tarlasında geziyor gibi hissediyordum kendimi. Bir süre sonra artık yara almaktan yorgun düşmüş olarak, cevapları aramaya çıkmamaya başladım. Zira ulaştığım cevapların hepsinin etkisi aynıydı. İç parçalayıcı, yürek burkucu. En ufak bir umut kırıntısı bile bulamıyordum. Beni mutlu edecek bir ayrıntı, kafamda kurduğumda olumlu sonuçlanabilecek bir durum. Yoktu, olmazdı da. Potansiyel ortada. Kimden neyi bekliyordum ki? Karşımda benim gibi detaylı düşünen bir insan yoktu. Hiç olmamıştı. O yüzden bu neyin kavgasıydı? İçime neden söz geçiremiyordum? Zaten çözümsüz bir durumu neden tekrar tekrar başa sarıyordum?

Düşün düşün aşamıyorum engelleri
Varamıyorum yanına çarelerin
Yıkıl duvar göremiyorum enginleri
Gidemiyorum bırakıp uzaklara
Bir ağlarım bir gülerim
Sanma senden vazgeçerim
Alışamam inan yokluğuna

Tamam dedim kendi kendime. Sahte ama gerçek bir evlilik yapmasına, çocuğu olmasına, bana hiç değerim yokmuş gibi davranmasına izin vereceğim. Sınırlarımı hiç olmadığı kadar genişleteceğim. Başkalarıyla tek görüşmesine hâlâ izin veremezdim ama diğer şartları söylediğimde kabul etmemesi için bir neden yoktu. Kendi kendime yazdığım senaryoda birden mutluluğu yakalamıştım bile. Tekrar sarılabilecektim ona, elini tutabilecektim. Beraber uyuyabilecektim. Yine beni sevecekti, belki de hiç vazgeçmemişti sevmekten. Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Bu dünyanın en saçma fikri beni mutlu etmişti. Başka çarem kalmamıştı, herşeyi göze almalıydım. Dayanamıyordum.
"KENDİNE GEL" dedim birden. Düşündüklerimin oluru yoktu, asla da olamazdı. Neydi bu kafamdan geçenler? Uyuşturucu bağımlısı hallerim artık bir son bulmalıydı. İşte o gün bu blogu yazmaya karar verdim. 

Bölüm xb - Mutlu Yıllar...

Beklediğim gün gelmişti sonunda. Ne olacaksa o gün olacak dediğim günü yaşıyordum artık. İlk dakikalar geçmiş senelerin aksine sessizdi bu sefer. Mehmet de aramamıştı. Sorun değildi, daha kocaman bir gün vardı önümde. Uyudum. Sabah uyandığımda haftaiçi olması sebebiyle rutin işe hazırlanma faslı, servis, işyeri derken zaman yine hızlı geçmeye başlamıştı telaştan. Ancak o yoğunluğuna rağmen gözüm bir an olsun bile telefondan ayrılmadı. Yazacaktı, biliyordum. Adım kadar emindim. Yazmadı. Dakikalar, saatler geçti. Öğlen geçmişti. Yazacaktı. O kadar da değil diyordum kendi kendime. Sonuçta kanlı bıçaklı olmamıştı son konuşmamız. Üç yılın bir hatırı olmalıydı. Aksini kaldıracak gücüm yoktu. Dayanamazdım.
Bu düşünceler içerisinde kaybolmaya başlamışken beklediğim mesaj sonunda geldi. "Mutlu yıllar..." yazmıştı. Evet, o yaklaşık iki buçuk haftadır haber alamadığım kayıp sevgilimden sonunda mesaj gelmişti. Mesaj içeriği itibariyle buz pisti zeminine yazılmış iki kelimeden farksızdı ancak benim için anlamı büyüktü. Kalbim rölantiden harekete geçtiğinde ortadaki buzu bile görmüyordu gözlerim. Eritmişti hepsini kalbimin sıcaklığı. Hayat birden toz pembe olmamıştı tabi ancak dediğimi yapacaktım. Konuşacaktım onunla. Çözümü vardı da biz mi çözememiştik bu durumu bu zamana kadar? Hayır tabi ki, çözümü yoktu. Ama konuşmalıydım. Mesajı için teşekkür ettikten sonra akşam konuşmak isteyip istemediğini sordum. Olur demişti ancak akşam spora gideceğini, ancak çıkınca görüşebileceğimizi söyledi. Tamam dedim. Kendi evimde olacağımı söylediğimde yazdığı cümleye anlam veremedim. "Tarafsız bir yerde görüşmemiz daha uygun olmaz mı?" demişti. Neydi korktuğu? Üstüne mi atlayacaktım? Öyle bir niyetim hiç olmadı. Ancak sanırım öyle birşey yaparsam karşı koyamayacağını düşündüğü için böyle bir talebi olmuştu. "Ben gelmek istersen evde olacağım" dedim ve sohbet burada bitti.
Gelecekti, biliyordum. Heyecanla arkadaşlarıma haber verdim. "Yazdı" dedim. Heyecanlıydım, bir yandan da gergin hissetmeye başladım. Hiç bu kadar uzun süre görüşmediğimiz olmamıştı. Nasıl davranacaktı? Ego kalkanını indirecek miydi? Bana içinden geldiği gibi mi yoksa olmasını istediği gibi mi davranacaktı? Bu soruların cevaplarını akşam öğrenecektim. Akşam annem ve babam, benimle beraber dışarıda yemek yemek istediklerini söylemişti. Hem böylece doğumgünü hediyesi olacaktı bu yemek bana. Güzel bir yemeğin ardından eve geçtim. Onu beklemeye başlamıştım. Saat 21:30 civarı mesaj attı. Geliyordu, evde olup olmadığı sormuştu. Evdeyim dedim. 10-15 dakika sonra "Geldim" diye mesaj attı. Otomatiğe basıp kapıyı açtığımda asansörün yukarı çıkmasını bekliyordum. Asansör kapısı açıldı, dışarı çıktı. Elinde market poşeti içerisinde içecek, diğer elinde de kutu içerisinde pasta vardı. Yüzüne baktığımda gördüğüm manzara beni şok etmişti. Gülüyordu. Hayır gülümseme değil resmen gülüyordu. Ağzı kulaklarına varmıştı. Onu çok iyi tanıdığımdan bu gülüşü yalnızca çok mutlu olduğunda görebildiğimi biliyordum. Gözlerinin içi gülüyordu adeta. İçeri girene kadar geçen o birkaç saniyede bu görüntüyü görmüş olmak beni çok mutlu etmişti. Ben de gülmeye çalışıyordum, şaşkındım. İçeri girerken bana bakıp "Ex-BF" dedi. Ama hâlâ gülüyordu. Pasta getirdiği için de mutlu olmuştum. "Niye zahmet ettin?" dedim, içeri geçti. Elindeki poşetleri aldıktan sonra yalnızca elini sıkarak hoşgeldin dedim. Oysa ki kollarına atlamak istiyordum. Evde perdeler yokken dışarıdan gözükmeyelim diye sarıldığımız o girişteki kör noktada sımsıkı sarılmak istedim ona tekrar. Yapamazdım, konuşmalıydık önce. Halletmeliydik aramızdaki meseleyi. Umutsuzdum ama denemeliydim.
"Kahve içer misin?" dediğimde olumlu yanıt verdi, "Sen kahveyi yap içeri geç ben de o sırada pastayı hazırlayayım" dedi, benim için birşeyler yapması beni hep mutlu etmişti bugüne kadar. Çabalaması, bu durumu karakterine kabul ettirmiş olması, beni mutlu etme amacı olduğunu bilmek. Ben içeride beklerken mumlarını yaktığı pastayı getiriyordu. Mumları üflerken ve hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim dileğimi dilerken, bir yandan da gülümsemeye çalışıyordum. Yanımdaydı yine, ancak bu sefer koltuğun diğer tarafına oturmuştu. Hiç oraya oturmazdı. Vücut dili mesaj veriyordu adeta. Demin kapıdan girerken mutluluktan ölen çocuk nereye kaybolmuştu? Mesafeli tavrını artık hissedebiliyordum. "Doğum günün kutlu olsun" dediğinde duygusuzdu. Pasta almış olmasına çok sevindiğim için, ona sarılmak istesem de yalnızca yanaklarından öperek teşekkür ettim. O an dudaklarına da bir öpücük kondurmak istedim mi? Evet. Çok istedim. Olmazdı. "Ee nasıl gidiyor?" dedi bir yandan pasta yerken. "İyi gidiyor, senin?" dediğimde göğsüme ilk okun saplanacağından habersiz, siper almadan cevabını bekliyordum. "İyileşiyorum" dedi yüzünde küstah bir gülümsemeyle. Birden kilometrelerce mesafe girmişti aramıza. Göz açıp kapatma aralığında olmuştu bu üstelik. Donmuştum. Biz ayrılmış mıydık? O güne kadar kabul edemesem de o cevaptan sonra en azından onun niyetinin bu olduğu gerçeği kafama dank etmişti. Olamazdı. Bal gibi olabilirdi. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz sözü boşuna söylenmemiş. Ama ayrılmış olmak, çok ciddi bir durum değil miydi? Konuşarak çözemez miydik? Çözemezdik, o an bunun farkına vardım.
"Spora neden devam etmiyorsun artık? Bıraktın mı?" diye sordu. Prag dönüşü özellikle onunla görüşmediğimiz süre boyunca tamamen evimin işlerine yoğunlaşmıştım. Mutfak dolaplarına diğer odada duran tabak çanağı yerleştirme işi, aylardır beklettiğim bir işti. Hem zaten motivasyonum düşük seviyedeydi. Bir de onunla karşılaşma ihtimali, ki bu ihtimal yüzde yüzdü, sanırım kendi kendimi engelledim, daha fazla üzülemezdim. "Yok bırakmadım, devam edeceğim" dedim. Edemedim. Edemezdim. Onu yine haklı çıkarmıştım. "Spor için istekli değilsin, ben seni zorluyorum" derdi hep. Haklıydı. "Çok süper bir hoca başlamış, görmelisin, harika bir poposu var" dedi. "Görürüm gelince" dedim. Buydu konuştuğumuz konu. 
"Yatağım sonuna geldi görmek ister misin?" dediğimde önce gözlerinde gördüğüm ifade "Yok artık" der gibiydi sonra "Tamam olur" dedi, beraber yatak odasına yürüdük. Ben yatağın yanına gittiğimde onun kapıda beklediğini fark ettim. Rahatsız olmuştum. Onu yatağa atma gibi bir amacım yoktu. Böyle bir ortam içerisinde zaten olmayacağını biliyordum. "Gel yatağa dokun, rahat dediler o yüzden aldım, gerçi dokununca anlaşılmıyor yatınca anlaşılıyor" dedim ve onu daha fazla tedirgin etmemek için kapının oraya geçtim, ancak ondan sonra o yatağın yanına gelip elinin ucuyla dokundu ve "Güzelmiş" dedi. Sonra tekrar odaya döndük. 
Bir yandan televizyona bakıyor bir yandan pasta yiyorduk. Bir dilim daha yedi, sonra bir dilim de ben verdim. Kahvesi bitmişti, gelirken getirdiği koladan içmek isteyip istemediğini sorduğumda "Olur" dedi. Bir bardak kola getirdim ona. Telefonuyla oynuyor, ilgisiz davranıyordu. Bense onunla konuşmak istememe rağmen gördüğüm manzara karşısında üzülmekten kendimi alamıyordum. Konuşma hevesim falan kalmamıştı. Bu şekilde biraz oturduktan sonra telefonum çaldı. Arkadaşım doğum günümü kutlamak için aramıştı. diğer odaya geçtim. Bir süre konuştuk. Döndüğümde artık kalkmak istediğini söyledi. "Peki" dedim ve tekrar teşekkür ettim. Montunu verdim, ayakkabılarını giydi ve vedalaşırken "Sadece bugünü yalnız geçirme diye geldim" dedi ve asansöre bindi. Bu nasıl bir cümleydi? Bu neyin hıncıydı? Bu onu son görüşüm olacaktı, rüyalarımı saymazsak.
Kapıyı kapattığımda içimi büyük bir hüzün kaplamıştı. Geldiği için mutluydum ama konuşmamıştık bile. Onu konuşmak için çağırmama rağmen ve hiç konuşmaya çabalamamama rağmen o da "Sen beni konuşmak için çağırmadın mı? Neden konuşmuyorsun?" bile dememişti. Belki demiş olsaydı bugün çok farklı bir yerde olabilirdik. Belkilerle, keşkelerle işim yoktu artık bunu anlamıştım. Ortalığı toplamaya başladım, tabakları mutfağa götürdüm. Pasta süslerinin ve mumların çubuklarını yıkadığım anda birden gözyaşlarına boğuldum. Nasıl bir doğumgünü geçiriyordum? Kendime engel olamıyordum, yaşlar gözlerimden adeta azgın bir ırmak gibi boşalıyordu. Durduramıyordum. Tek bildiğim iyi olmadığımdı.

Bölüm xa - Bu Bölümün Adı Yok

Dertlerim sarmış beni simsiyah bir tül gibi
Gel bir bak şu halime sanki solmuş gül gibi
Yaşanan anılarım dün gibi
Söndürme bu ateşi kül gibi

Herhalde bu dönemki duygularımı yukarıdaki mısralardan daha iyi betimleyemezdim. Kendimi kronik olarak bu tarz durumların içerisinde görmek, arkaplanda açık kalmış uygulama gibi yaşam enerjimden çalıyordu. Günlük hayatımın bir kısmı hiç değişmemişti. Sabah kalk, işe git, işyerinde stres yaşa, işten çık. Bu kısım zaten standart hale geliyor insanın yaşamında bir süre sonra. Aslında seni en çok tüketen kısım da burası oluyor. Çünkü günlük olarak iş sonrası hayatına kalan enerji, bazen bu kısmı göğüslemene yetmeyecek kadar az oluyor. Ya da günlük stres kotan dolduysa, çoğu durum karşısında daha fevri olabiliyorsun birden. Bu stres kontrolü başlı başına bir yetenek. Herkesin harcı olmuyor maalesef. 

18 Mart 2016 Cuma

Bölüm 10 - Merdivenler

Özgür'ün bu cümlesinin etkisi, adeta şarap gibi zaman içerisinde olgunlaşarak gerçek anlamına ulaşacaktı tabi. Ama bu kadar derinlemesine bir anlam içerebilecek ifadenin zamanının çok ötesinde bir yapısı da vardı. O akşam eve gittiğimde üzerine çok düşündüğüm bir cümle olmuştu. Özgür ile olan muhabbetimizdeki ilerleme her ne kadar mutlu edici olsa da ondaki o kestiremediğim yapı, sağlam adımlar atmamı engelliyordu. Her akşam görüşmeye devam ettikçe, onun hakkında öğrendiğim ufak tefek detaylar, paylaşımlarımız, ortaya binlerce parçalık bir puzzle saçılmış bense onu tamamlamaya çalışıyorum gibi hissettiriyordu bana.
Genellikle şehir içindeyken arabayı park ettikten sonra içerisinde oturarak muhabbet etmeyi pek sevmezdi. Neden bilmiyorum, dışarıdan görünüyor olmak rahatsız ediyordu sanırım onu. Şimdilerde pideci, o zamanlarda henüz kahvehane olan mekanın önüne park etmiş ve bu kez arabayı hareket ettirmeden önce sohbet etmeye başlamıştık. Hassas bir konuydu. Üniversite dönemindeki kız arkadaşı hakkında ilk kez konuşuyorduk. Merak ediyordum, ona nasıl davranıyordu, onu nasıl sahipleniyordu. Çünkü duygusal anlamda içerisinde olmasını umduğum karakter, adeta saklambaç oynuyormuşçasına bir görünüp bir kayboluyordu. Orada olduğundan emin bile olamıyordum. O dönemlerden bahsederken farklı bir ruh haline büründüğünü hissettim. Bu yeni bir tarafıydı onun. Etkilenmişti, anlattıkları ona bir şekilde dokunabilmiş şeylerdi. Arabayı hareket ettirdikten sonra evimizin ilerisinde manzarası güzel bir yere çektik. Bu sefer tedirgin olmadan sohbet edebilecekti. Duygular konuşuyordu bu akşam, zaten benim çuvalla sahip olduğum ama yerinden çıkmak için zamanını bekleyen duygular. Dikiz aynasına bakarak ona söylediğim cümle, haftalardır oluşan ortamın meyvesiydi artık. "Senden hoşlanıyorum" diyebilmiştim sonunda. Hem de birden, çok fazla kıvranmadan. Karşılığında verdiği "Ben de" cevabı ise en az önceki akşamki cümle kadar şaşırtmıştı beni. Sadece gülüp geçer ya da ruhsuz bir tepki verir diye bekliyordum oysa ki. Bir sonraki adım neydi? Şimdi sevgili mi olacaktık? Dur bakalım dedim kendi kendime. Bu kadar zor bir duygusal yapıya sahip birinin bu kadar üstüne gitmek elbette hüsranla sonuçlanırdı, bunu görebiliyordum. Yavaş yavaş olmalıydı herşey.
Haftasonu Berrin'i de alıp yakındaki bir deniz kıyısı ilçeye gittik. Onunla beraber ilk fotoğraflarımızı burada çekilecektik. Bahar yeni yeni yüzünü göstermeye başlamıştı. Havada bir serinlik fakat tepemizde güzel bir güneş vardı. Sahilde yürüyor, sohbet ediyor, büfeden aldığımız içecekleri içiyorduk. Daha çok beraber bir şeyler yapma hissiydi beni mutlu eden, beni mutlu ettiğini fark ettiğim. O gün doyasıya gezdik, dönüşte izlediğimiz yeşil temalı rota, yolda durup çekildiğimiz fotoğraflar, her bir an, aramızdaki samimiyet puanı üzerine birer birer eklenen skorlar gibi hissettiriyordu.
Hafta içi artık bazı günler öğlen vaktinde bile buluşuyorduk. Beraber yemek yedikten sonra o işe bense eve dönüyordum. Bir akşam Okan'a gittiğimde, "Sen aslında burada kalmak istemiyorsun ama çalıştığım firmanın bir departmanında senin branşında birini arıyorlar, görüşmek istersen ayarlayabilirim" dedi. Aklıma kurtu düşürmüştü. Bunca aydır bu şehirden gitmek için her yolu deneyen, defalarca iş görüşmesinden iş görüşmesine koşan, her fırsatta aile ile yaşamanın zorluklarından şikayet eden ben, kalmalı mıydım? Özgür olduğu için bahsetmişti Okan bana bu iş fırsatından. "Ben bir düşüneyim" dedim. "Eğer burada kalmaya karar vereceksem, bu Özgür olduğu için değil, ben istediğim için olmalı" diyordum kendi kendime. Çünkü yarın öbürgün eğer Özgür olmazsa ben hâlâ kalmak isteyecek miydim? Bunun kararını iyi vermem gerekiyordu.
Birkaç gün düşündükten sonra işi istediğime karar verdim. Olacağını biliyordum çünkü pek fazla kurumsal olmayan, aile şirketi gibi bir firmaydı. Çalıştıkları müşteriler büyük, adı bilinen kurumlardı. Bu firma da tedarikçileri olduğu için daha arka planda kalmıştı. Okan'a istediğimi söyledikten sonra iş görüşmesi için çağırıldım. Görüşme sonunda anlaştık ve hafta başında başlayacaktım. Ancak öncesinde haftasonu için Özgür'le İstanbul planımız vardı.

17 Mart 2016 Perşembe

Bölüm 9 - Göz

Özgür ile akşamları görüşmemiz artık rutin hale gelmişti. Dışarıda yapılabilecek aktiviteler kısıtlı olsa da gezerek ya da cafede muhabbet ederek güzel vakit geçiriyorduk. Haftasonu civardaki kaplıcaya gitmiştik. Kaplıcadaki otelde, 1,5 saatliğine kiralanabilen jakuzili odalardan birini tuttuk. Hem keyif yapıp hem de başbaşa kalmış olmanın tadını çıkaracaktık. Aslında önemli olan beraber güzel vakit geçirebilmekti. Böyle aktiviteleri önceden hiç yapmadığı için Özgür'e de ilginç geliyordu, denemek istiyordu en azından. Kaplıcadaki odadan çıkarken bana "Senden çok iyi aktivite arkadaşı olur" dedi. Bu cümlesi ile benimle vakit geçirmekten hoşlandığını duymuş da oldum. Çünkü biliyordum, her gün buluşmamız bunun göstergesiydi zaten.
Ancak genel fotoğrafa baktığımızda durum bu kadar da iç açıcı gözükmüyordu. Ben iş arama maratonuma son sürat devam etmekteydim. Özgür ise tanışma uygulamasından insanlarla yazışmaya devam ediyordu. Dur diyemezdim çünkü onun için önemli olan önce kendisiydi. Kendi istekleriydi. Karşı tarafın duygularını hiçe sayan bir yapısı vardı. Yazıştığı birisinden bahsetti hatta sonrasında yan yanayken ben de yazışmaya başladım o kişiyle. Çünkü çok gizli olduğunu söylüyor ve bu sayede merak uyandırıyordu. Onu adeta çarpraz sorguya tutuyor gibiydik. Benim yazışma tarzım nedeniyle benimle olan muhabbeti daha bilgilendirici ve akıcıydı. O gece söz konusu kişiyle tek başıma buluşacaktım. Özgür ise beni yakın bir yerde bekleyecekti. Kişinin programda kullandığı profil fotoğrafı bir "göz"dü. O yüzden kendi aramızda ona göz diyorduk. 
Buluşma noktası olarak talep ettiği yer, deniz kıyısındaki yeşil alan içerisiydi. Kimse orada buluşmazdı, soğukta kimse olmazdı orada. O zaman gerçekten gizlilikten yana çekinceleri olduğunu anladım. Buluşma noktasında geldiğimde oradaydı. Ayak üstü sadece birkaç dakika konuştuktan sonra ayrıldık. Dış görünüş olarak beni çeken biri değildi, muhabbet olarak da böyle ücra köşeler dışında cafede doğru düzgün oturup muhabbet etmeyi kabul etmeyeceği için açıkçası tekrar görüşmeyi düşünmeyeceğim birisiydi. Ama Özgür onunla kendi hesabından yazışmaya devam ediyordu.
Birkaç gün sonra bir iş görüşmesi için İstanbul'a gitmiştim, akşam döndüğümde Özgürle buluştuk. Göz ile yazıştığını, gözün onu eve çağırdığını söyledi. Serin havada, cafenin terasında otururken, onun gitmesine engel olamayacak olmak içimi parçalıyordu. Özgür cinsellik peşindeydi. Arayışı buydu. Ve bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini kabul etmem gerekiyordu. O akşam ona gitme diyemedim ama ben evin yoluna koyulmuşken onun da gözün evine gittiğini bilmek. Böyle bir acı yoktu. Daha sevgilim bile olmayan biri için neden bu kadar üzülüyordum? Ben de istesem birileriyle görüşebilirdim. Ancak istemiyordum. Gece buluşmanın detaylarını anlatırken, işlerin çok iyi gitmediğini öğrendiğimde biraz rahatlamıştım. Ama bu ortadaki gerçeği değiştirmiyordu. O gece Özgür'e içimdekilerden bahsetmeye karar verdim.
Her akşam olduğu gibi yine bir akşam çıktığımızda, devamlı gittiğimiz cafede, ikinci kata çıkan merdivenlerin hemen sağındaki, cam kenarındaki masaya oturmuştuk. Havadan sudan giden sohbeti, konuşmak istediğim konuya çevirebilmek için neredeyse kıvranıyordum. Özgür'ü ürkütmeden ona olan hislerimi açıklayacaktım. İş durumumun belirsiz olması sebebiyle bugüne kadar kendimi hep tutmuştum, duygularımı dizginlemiştim. Çünkü iş görüşmelerimden herhangi biri olumlu sonuçlandığında bu şehirden gitmek zorunda kalıcaktım. Bugüne kadar hep uzun mesafeli ilişkiler yaşamış bünyem, artık bunu kaldıramayacak duruma gelmişti. Yıpranmıştım. Kendimi ifade etmede bugüne kadar hep yetersiz kalmıştım, Özgür'le konuşurken özellikle seçtiğim kelimeler ile, düşünce yapımı ve hislerimi eksiksiz olarak anlayabilsin diye uğraşıyordum. "Senden hoşlanıyorum" içerikli bir konuşma değildi zaten. Anahtar kelimeleri hiç kullanmadım. Nihayet derdimi anlatabilmiştim, üstelik rahatsız olmuş bir tavrı da yoktu. O an, şimdilerde bile hatırlayınca, öneminin farkına vardığım ondan kesinlikle beklenmeyecek kadar duygusal içerikli o cümleyi kurdu: "Gidersen özlerim."

16 Mart 2016 Çarşamba

Bölüm 8 - Karışık Duygular

Yine Berrin'deydik o akşam. Üçümüz birşeyler izleyecektik. Berrin yemek hazırlarken biz de sohbet ediyorduk. Bana güvenmesini sağlamak için o kadar çabalıyordum ki, ona rağmen bana hâlâ gerçek adını söylememişti. Onun görebileceği şekilde facebook hesabımı açtım ve bu sayede soyadımı görmesini sağladım. Belki bu birşeyleri tetikler diye düşündüm ve evet başarmıştım. Soyadımı gördüğünde şaşırmıştı. "Sen Veli beyin oğlu musun?" diye sordu bana. Doğruydu, babamı benden önce tanıyormuş Çünkü bir dönem aynı işyerinde çalışmışlar. Ben de şaşırmıştım. İşte o andan sonra bana ismini söyleyeceğini hissettim. Eve dönerken söylemişti de. Ancak arkadaşlarım hâlâ Ozan ismini biliyordu. Neyse bir şekilde halledecektim o meseleyi de zamanı gelince.
Birkaç gün önce görüştüğümüz çocuk tekrar görüşmek istediğini söylemişti. Bu sefer şehir dışından bir arkadaşının geldiğini, onun da yanımızda olmasının bir sakıncasının olup olmadığını soruyordu. Sorun olmayacağını söyledik. Zaten o da buralı değildi, yakındaki ailesini ziyarete gelmişti burada da arkadaşında kalıyordu. Bu kez direk olarak evine gittik. Eve gittiğimizde karşılaştığımız manzara biraz endişe vericiydi. Zira evde fazladan tanımadığımız bir kişi daha vardı ve gider gitmez elimize tutuşturulan çay ve altın gününde yapılabilecek kategoriden bir tatlı ile birden kendimizi adeta bir ev oturmasında bulmuştuk. Sohbet tıkandıkça bir şekilde açılıyor, dakikalar geçmek bilmiyordu. Üstelik yabancı kişi, Özgür'ün tek gecelik ilişki yaşadığı kişinin sevgilisiydi. Nihayet yabancı kişi "Ben artık gideyim" diyip aramızdan ayrıldıktan sonra odada dört kişi kalmıştık. Biz çocukla sevişmeye başlamamıza rağmen, arkadaşı uzak bir noktadan bizi sadece izliyordu. Üçümüz ateşli anlara giriş yaptıktan sonra bile diğer kişi hiç istifini bozmadan, sessiz ve hareketsiz olarak bizi izlemeye devam etti. Artık rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştı. O dakika çocuğa "Arkadaşın ya aramıza katılsın ya da dışarı çıksın" dedim. Ondan sonra arkadaşı yanımıza gelmişti. Fakat biz ikiye bölünmüştük. Özgür arkadaşıyla ben ise o çocukla kalmıştım. Yan yanaydık ama birbirimizle ilgilenemiyorduk. Zaten o dakikadan sonra çok uzun sürmedi işimizin sonlanması.
Oradan çıktığımızda her ne kadar zevkli dakikalar yaşamış olsak da, Özgür'ü bir başkasıyla paylaşma fikrinin aslında o kadar da hoşuma gitmediğinin farkına vardım. Sanırım ondan hoşlanmaya başlamıştım. Bunu kendime itiraf etmeye korkuyordum. Ona bahsetmem mümkün değildi. Soğurdu benden, uzaklaşırdı. Çünkü böyle bir yola girmek istemediğini defalarca altını çize çize söylemişti. Ama ya nasıl olacaktı? Ben ondan her geçen gün daha fazla hoşlanırken, o başkalarıyla görüşmeye devam ederse buna nasıl dayanacaktım? Çok ince düşünüyordum bence. Zaman içerisinde herşey netleşirdi zaten. 
Henüz bir ölüp bitme durumu yoktu bende ona karşı. Sonunun öyle olacağı belli bile değildi. Yine de iki günde bir, hatta çoğu zaman her akşam görüşüyorduk. Cafeler bizim kaçış noktamızdı. Bazen o beni arabayla alırdı bazen de ben onu. Rahattık, sohbetlerimiz artık biraz daha akıcı olmaya başlamıştı. Onu etkilemeye çalıştığımı fark ediyordum bazen. Benimle görüşmeye devam etsin istiyordum. Çünkü bu anlamda onu hiç tanımıyordum. Sevgili istemeyen biri arkadaş olma konusunda nasıl olurdu? Konuşmalarımız arasında çok sevdiği bir yabancı dizi serisinden bahsetti. Hemen o an aklıma, yine aynı diziyi çok seven yakın arkadaşım Emir Zahir geldi. Müthiş bir film ve müzik arşivi vardı. Onunla görüşüp, elinde çok iyi görüntü kaliteli bölümleri bana göndermesini rica ettim. Birkaç gün içinde bölümler elime ulaşmıştı. Bir akşam yine cafede birşeyler içerken bu sefer yanında laptopunu da getirmesini söylemiştim. Bölümleri kopyaladıktan sonra onu mutlu ettiğimi düşünerek mutlu olmuştum. İlişkilerimde böyle biriydim ben çoğu zaman, karşımdaki mutluysa ben de mutluydum. Ve onu mutlu edince ben de mutlu oluyordum. 

15 Mart 2016 Salı

Bölüm 7 - Eğlenceli Vakitler

Hafta içi boyunca Özgür ile iki günde bir görüşüyorduk. Cafede birşeyler içiyor, sohbet ediyorduk. Biraz özel hayatlarımızdan bahsettik, duygusal kısımlarından. Sevgili aramadığını söyledi, ben de aramıyordum. Ne de olsa iş bulduğumda bu şehirden gidecektim, o yüzden birine bağlanma gibi bir niyetim yoktu. Onunla sevgili olmak isteyip istemediğimi henüz düşünmemeye çalışıyordum çünkü kaptırırsam gerisinin geleceğini biliyordum. O hafta içi şehir dışında çalışan arkadaşım Mete, ailesini ziyarete gelmişti. Gündüz onunla buluştuktan sonra ertesi akşam için sinemaya gitmek için sözleştik. Okan da gelecekti. Özgür'e de gelmek isteyip istemediğini sorduğumda, teklifimi geri çevirdi ve başının ağrıdığını, o akşam çıkmak istemediğini söyledi. Gelmek istememesinin gerçek nedenini çok sonra öğrenecektim.
Haftasonu geldi ve arkadaşım Berrin şehre geri dönmüştü. Yine onun evine gidecektik, bu sefer Özgür'le Berrin'in tanışması için. Tanıştılar, sohbet ettik biraz. Özgür'ün aşamadığı bir soğukluğu vardı. İnsanlara soğuk davranıyordu ve umursamıyordu. Bunu tamamen isteyerek yaptığını düşünmüyorum. Belki zaman içerisinde düzelecekti. Sonuç olarak bana da kendini tamamen açmış değildi. Hâlâ birçok noktada uzaktı bana. 
Gün içerisinde mesajlaşırken, tanışma programından biriyle yazıştığını, akşama buluşacaklarını söyledi. Birden kendimi kötü hissettim. Sonuç olarak aramızda birşey yoktu, sevgili değildik. Ona hiç bir şey deme hakkım yoktu. Belki de bu yüzden bir sevgili istemiyordu. Vereceği kararlar, atacağı adımlar üzerinde kimse söz sahibi olsun istemiyordu, kimseden etkilenmek istemiyordu. Sıkıca kapatmıştı kendini bu duruma. Pencereden içeri sızan güneş ışığını, pencereye çaktığı tahtalarla, yetmeyince bantlarla, kağıtlarla, kocaman çarşaflarla engellemeye çalışmıştı. İçeri sızabilmek imkansızdı. Aklından bu olguyu çıkarmış gibiydi, cafedeki sohbetlerimiz haricinde, bir kez daha sevgili meselesi açıldığında, hayatın sonu, adeta bir acizlik gibi bahsetmişti bu durumdan ve çok keskin bir şekilde sevgili istemediğini dile getirmişti üstüne basarak. Nedenini çok merak ediyordum. Neydi onu bu kadar korkutan? Belki de biliyordu, karşısındakini kendinden çok sevemeyeceğini, biliyordu. O ana kadar tanıdığım Özgür'de bile kocaman bir ego vardı, hiç kimse, hiçbir durum bunun önüne geçemezdi. Bunu görebiliyordum. İşte bu yüzden onun biriyle görüşecek olması çok etkiledi beni.
"Ben de gelmek istiyorum" dedim, aklıma gelen tek çözüm buydu. Kabul etti. Onu arkadaş olarak hayatımda istiyordum ve kıskanmıştım bu buluşmayı. Bensiz olmamalıydı. Amaçları seksti biliyordum ama ya sohbet ederlerken ondan hoşlanırsaydı? Ya seks bizim yaptığımızdan çok daha iyiyseydi? İşte bu soruların cevabını kendi gözlerimle görmeliydim. Ona karşı henüz benim bile tanımlayamadığım, olgunlaşmamış hislerimi ona açmak çözüm olmazdı hatta bu onu benden uzaklaştırabilirdi de. Sustum, bekledim. Akşam buluşma saati geldiğinde ikimiz öncesinde buluşmuş, gelecek kişiyi bekliyorduk. Geldiğinde cafede birşeyler içtikten sonra onun evine doğru yola koyulduk.
Eve vardığımızda biraz muhabbetten sonra direk olaya girişmiştik. İlk kez yaptığım birşey değildi ancak bu sefer daha farklıydı. Tamamen vücutların tatmini olarak bakmaya çalışıyordum bu anlara. Çünkü başka türlü düşünmek, o yola girmek bana zarar verecekti, incitecekti beni. Zaten orada bulunmayı da kendim istemiştim. Yaşananlar zevkliydi ama beynimde travma oluşturması için hazırladığı zemin, yalnızca bir tekrar daha bekliyordu. Gece sonunda Özgür'le birlikte evden çıkıp arabaya doğru yürürken kendimi kötü hissetmediğimi fark ettim. Eğlenceleri vakit geçirmiştik beraber. Aramızdaki ilişkinin teması bundan sonra bu olacaktı.

14 Mart 2016 Pazartesi

Bölüm 6 - Özgür

Yine heyecanlı dakikalar bizi bekliyordu. Dün yaşadığımız anların hızlandırılmış halini tekrar oynuyor gibiydik. Eve geldikten sonra yine laptopu açtık, müzik dinliyorduk. Birbirimize dokunmamız bu sefer çok daha az zaman aldı. İkimiz de istiyorduk bu anları yaşamayı. O testi geçmişti vücutlarımız. Ten uyumumuz kesinlikle vardı. Odaya çıkıp sevişmeye devam ederken, onu ne kadar çok arzuladığımı fark ettim. Çünkü hoştu, sakindi, ağırdan alabiliyordu. Ama ikimizde de doruk noktasında olan heyecan, şehvet ile birleşince ortaya çıkan manzara fişe takılı pille çalışan elektronik alet performansı gibiydi. Hep bir fark olurdu ikisi arasında. Elektrik hep daha canlı yapardı makineyi. Bizimki de öyle birşeydi.
İlk kez o gün, orgazmdan sonra ona dokunarak uzanmak istedim bir süre. Sarılmak belki de. Yan yana yatıyorduk. "Bana hâlâ gerçek adını söylemeyecek misin?" dedim gülerek. "Hayır" dedi ve güldü. Biraz bozulmuştum. Daha ne olması gerekiyordu ki? Sanırım biraz daha zaman geçmesi gerektiğini düşünüyordu. Çıplak şekilde çok yatmadık ve üzerimizi giyinip aşağı odaya indik. Biraz oturduktan sonra yemek için dışarı çıkmaya karar verdik. Ben ona sarılıp uyumak istediğimi ilk kez o gün fark ettim. Çünkü ondan hoşlanmaya başlıyordum. Ama o izin verdiği kadar yaklaşabiliyordum ona. İki kez beraber olmamız, daha fazla konuşmamız bir şeyi değiştirmemişti.
Çarşıya indiğimizde ne yediğimizi hatırlayamıyorum. Ufak veya büyük, önemli veya önemsiz, ayrıntı veya değil bazı anlar ve anılar hafızama kazınmışken, bazılarını geri çağırdığımda yerinin boş olduğunu görüyordum.  Ne kadar zorlasam da hatırlayamıyordum. Herneyse, zaten yaşadığımız şehirde yemek seçenekleri pek fazla değildi. Onun bana göre daha seçici olduğunu söyleyebilirdim. Yemekten sonra cafede oturup bir şeyler içmiştik. Sosyal olarak hâlâ çok tutuktu. Onunla konuşabilmek için adeta kendimi zorluyordum. Çünkü ben konuşmadığımda ya boş boş etrafa bakıyor veya telefonuyla oynuyordu.
Karakterini de yavaş yavaş çizmeye başlıyordum kafamda. Zor biriydi, uğraşacaktım. Konuştuğumuz konular genelde benim onu tanımaya yönelik sorduğum sorulardı. Onun dışında hâlâ hayat görüşünü ve hobilerini öğrenmeye çalışıyordum. Müzik zevkleri olarak yakındık, bu iyi birşeydi. Çünkü dinlediğim müziğe anlam veremeyen biriyle iyi anlaşmam da kolay olmuyordu. Ozan'la şimdiye kadar iyi anlaşıyor gibiydik. Tabi ki daha yolun çok başındaydık üstelik sadece beraber olmuş iki kişiydik. Herhangi bir sorumluluğumuz yoktu birbirimize karşı. Kafasındaki planı bilmiyordum belki de o yüzden bana ismini söylememişti hâlâ. Ancak bu işin peşini bırakmayacağımı o an biliyordum.
Eve gittiğimde ilk işim şu meşhur bilinmeyen numaralar servisini arayıp Ozan'ın numarasını sorgulatmaktı. Ve sonuç... Ozan'ın gerçek isminin Özgür olduğunu öğrendim. O an şok oldum. Kendini bu kadar gizleyen bir insan nasıl olmuştu da numarasını gizlememişti? Üstelik adını soyadını facebookta yazdığımda da profiline ulaşmıştım. "El mi yaman bey mi yaman?" diyordum içimden. "Sen benim gibi birinden ismini bu kadar uzun süre saklarsan, ben de arar bulurum" cümlesi aklımdan geçti o an. Tabi ki ona hiç birşey söylemeyecektim. Bakalım gerçek ismini bana ne zaman söyleyecekti?

13 Mart 2016 Pazar

Bölüm 5 - Misafir Yatak Odası

2009 yazında, mezuniyet belgemi almak için üniversite okuduğum şehre gitmiştim. Çok yakın dostum Mehmetlerde kalıyordum. Sohbetimiz sırasında bana takıldığı bir lezbiyen forumu olduğundan bahsetti. "Çok eğlenceli sohbetler dönüyor, sen de gelsene" demişti bana daha öncesinden. İlgilenmemiştim. Bu sefer "Senin yaşadığın yerden bir kız üye olmuş, onunla tanışsana, arkadaş olursunuz" dedi. Fikir güzeldi ancak nasıl tanışabilirdik ki? Lezbiyen forumuna üye olup, kıza tanışabilir miyiz diye mesaj atmak tanışamayacağımızın garantisi olurdu. Derken aklıma bir fikir geldi, kızın forumda yaşadığı şehirle ilgili açtığı bir başlık vardı. Aynı şehirden üyelerin olup olmadığını soruyordu. O başlığa cevap yazdım ve şehri çok sevdiğimi, oralı olduğumu söyledim. Kısa bir süre sonra kızdan mesaj geldi, tanışmak istiyordu. Bu sayede dönemin meşhur iletişim aracı msnde konuşmaya başladık.
Yaklaşık bir ay yazıştıktan sonra nihayet yüzyüze görüşebildik. Ondan sonra düzenli olarak haftada bir veya iki kez buluşuyorduk, dışarıda geziyorduk, cafede oturuyorduk. İşsizdim, pek arkadaşım yoktu, bu bol vakitli dönemimde gayet samimi olmuştuk. Tam bu dönemde Denizle tanıştık. Denizle Berrin'i de tanıştırdıktan sonra artık üçümüz takılıyorduk. Berrin kendi evinde tek başına yaşadığı için onun evinde yemek yapıyor, dizi-film izliyor, içiyorduk. Orada kalıyorduk bazı günler. Yemek yediğimiz masanın ismi "Cahil Periler" masası olmuştu çünkü yıllar içerisinde o kadar çok kişiyi ağırladı ki o ev. Berrin'in, benim, Deniz'in arkadaşları, sevgilileri. O evin bendeki yeri çok ayrıydı. Birçok anıya tanık olmuştu çünkü.
İşte Ozan ile bir sonraki hamlem, o akşam da ilk adımlarını attığımız anların devamını yaşamaktı. Berrin haftasonu evde olmayacaktı ve anahtarı almıştım. Ozan'a bahsettiğimde tamam demişti. Cumartesi günü buluştuk, eve geldik. Berrin'in iki kedisi vardı. Kedilerde dolayı ev biraz "tüylü" oluyordu. Ozan zor beğenen biriydi ve evi çok da sevmeyeceğini biliyordum. Ancak sonuçta baş başa kalabileceğimiz başka bir ortam olmadığı için başka bir alternatifimiz de yoktu maalesef. Berrin laptopunu götürmemişti, onu açtık. Bir yandan müzik dinliyor bir yandan da sohbet ediyorduk. Yakınlaşmak için ilk adımı atan genelde ben oluyordum ilişkilerimde, bu sefer de öyle oldu. Uzun bir süre yan yana oturduktan sonra onu öpmek için hamle yapmıştım. Öpüşmeye başladık. Zaman sınırımız da olmadığı için rahattık.
Öpüşmeye biraz daha devam ettikten sonra Ozan'a "Yukarıdaki odaya geçelim" dedim. Berrin'in evi dubleksti ve yukarıda kedileri hiç sokmadığı bir misafir yatak odası bulunuyordu. Oraya geçtikten sonra öpüşmeye devam ettik. Ateşli bir şekilde öpüşüyorduk, şehveti iliklerime kadar hissedebiliyordum. Hoştu, gerçekten çok hoştu. Birbirimizin üzerini çıkartmaya başlamıştık. Yatağa geçtik. Gerçek anlamda ilk sevişmemiz olduğundan dolayı ikimiz de heyecanlıydık. Bu durum tatminimizi arttırıyor ancak bir yandan da performansa engel olabiliyordu. Her şeye rağmen hâlâ aklıma geldiğinde tüylerimi diken diken eden dakikalar içeren, tutku tohumlarının ekildiği, o zevkli anlar başlangıcın olumlu olduğunun göstergesiydi adeta.
Yakınlaşmamız tatmin edici bir şekilde son bulduktan sonra "biraz uzanalım mı?" dedim. Yan yana yatarken bir yandan da konuşuyorduk. Gece beraber kalmak isteyip istemediğini sorduğumda aldığım cevap beni biraz hayalkırıklığına uğratmıştı. Kalamayacağını söylemişti. Olsun ertesi gün için yine sözleşmiştik zaten. Beraber evden çıktık ve beni eve bıraktı. Ertesi günü beklemeye başlamıştım.

12 Mart 2016 Cumartesi

Bölüm 4 - Muhteşem Yüzyıl

Evine gittiğimiz arkadaşım Okan ile yaklaşık iki ay önce tanışmıştık. Tamamen arkadaşlık çerçevesinde görüştük birkaç kez. Genelde evde film izliyorduk. Yakın arkadaşlarım arasında değildi ancak o dönemlerde sık olarak görüştüğümüz için Ozan'ı ilk olarak onunla tanıştırmak istedim. Yakın arkadaşlarıma ise Ozan'dan biraz bahsetmiştim, bana yolladığı o pek birşeyin belli olmadığı fotoğrafını göstermiştim. Bir arkadaşım "şam şeytanı gibi" demişti. Tabi ki bunun sebebi fotoğrafın çözünürlüğünün düşük olması bu sebeple çok net görülmüyor olmasıydı.
Eve vardığımızda Ozan biraz tedirgindi, neredeyse hiç konuşmuyordu. Okan da çok fazla konuşkan biri olmadığı için muhabbeti yürütme görevi benim üzerime kalmıştı. Ozan'ı Okan'a tanıtabilecek kadar iyi tanımıyordum henüz. Gerçek ismini bile bilmiyordum. Ama zamanı gelince öğreneceğimi biliyordum, bekliyordum sadece o doğru anı. O güven haznesinin yeterince dolmasını. Televizyonda, o dönemler parlak dönemini yaşamaya başlayan "Muhteşem Yüzyıl" vardı. Hepimiz kitlenmiş onu izliyorduk. Bir yandan da Ozan'ın yanında getirdiği laptopuna Okan'ın ve benim film arşivimizi aktarıyorduk, daha doğrusu Ozan istediklerini seçip kopyalıyordu.
Ozan kendi dünyasında bir çocuktu. Ona bir şey sormadıkça o seninle konuşma gereği hissetmez, kendi kanalize olduğu uğraş ile konsantre bir şekilde ilgilenirdi. Beni en çok zorlayacak kısmın bu kabuk olduğunu görebiliyordum. Tanıştığımız ilk gün içimden geçen "Bu çocuğun hayatında olmalıyım, bu çocuk benim hayatımda olmalı" cümlesi, onu arkadaş olarak bile olsa kazanma isteği, hep bu merak sebebiyleydi.
Çay içip dizi izlediğimiz sırada Okan'a bir telefon geldi. Yanımızda kısaca konuşmuştu. Şehirdışından uzun süredir görmediği bir arkadaşı gelmişti ve bir saatliğine onu görmeye gitmesi gerektiğini söyledi. Ozan ile yalnız kalacaktık. İstesem böyle bir ortam ayarlayamazdım, zira Okan'dan bunu isteyecek kadar samimi değildim ancak bizi evde yalnız bırakabilecek kadar da samimiydik. Okan gitti. Zorlu süreç şimdi başlıyordu. Ozan'ın tavırlarında hiç değişiklik yoktu ama ben ona bir şekilde dokunabilmek istiyordum. Onu öpebilmek, dokunabilmek nasıl hissettirecekti bunu çok merak ediyordum. Dış görünüşü, tipi artık birkaç kez görmenin vermiş olduğu eminlikle, diyebilirdim ki benim için uygundu. Beğeniyordum onu.
Ancak gel gör ki biz dizi izlemeye devam ediyorduk, zaman geçiyor ve Okan'ın geleceği süre yaklaşıyordu. Arada birbirimize bakıp gülümsüyor sonra tekrar diziye dönüyorduk. Yaklaşık yirmi dakika boyunca bu şekilde devam edince artık bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. Laptopunda film kopyalamaya devam ederken "eğer bakmak istersen porno arşivimi de gösterebilirim" dedim. Bu şekilde belki bir kıvılcımlanma ile yakınlaşırız diye umut etmekteydim. Bir film açtım, hızlıca ileri sardı birkaç kez. Kapattı. Derken başka bir tane açtı, yine hızlıca ilerlettikten sonra kapattı ve "bence porno kişisel olmalı" dedi. İzlemek istemiyordu. Tedirgin olmuştu, hissedebiliyordum. "Peki" dedim ve o fasılı kapattık. Umutsuzluğa düşmüştüm, acaba yakınlaşmak istemiyor muydu? Veya ona attığım işi anlamamış mıydı? Denemeye devam etmeliydim. En sonunda cesaretimi toplayıp o meşhur soruyu sordum. "Bir şeyler yapmak ister misin?"
Hafif bir gülümsemeden sonra "Olabilir" dedi ve oturduğum yerden ona doğru uzandım. Öpüşmeye başlamıştık. Bugüne kadar bir çok kişiyle öpüşmüş olmamdan dolayı ilk hissin çok önemli olduğunu biliyordum ve bu kez hissettiklerim şahane duygulardı. Diş tellerimizi sorun etmeden ve olabildiğince tutkulu bir biçimde devam ediyorduk. Elini tutuyordum, sonra yanıma oturdu ve pantolonlarımızın düğmelerini açmaya başlamıştık. O an ne düşünüyorduk bilmiyorum, ne kadar ileri gidebilirdik ki? Öpüşmek o kadar iyi hissetirmesine rağmen ikimizde de olan şehvet daha ileriye gitmek için zorluyordu bizi. Şu an düşündüğümde, defalarca baştan yaşamak istediğim anlar, açılan dış kapının sesi ile ansızın sona erdi.
Okan gelmişti. Koridora girmiş ancak henüz odaya girmemişti. Toparlanmak için belki de saniyelerimiz olduğunu biliyorduk. Neyse ki üzerimiz giyinikti, hem birbirimize bakıyor hem de az önceki sahnenin kanıtlarını üzerimizden silmeye çalışıyorduk. Okan odaya girdiğinde en önemli kısmı unutmuştuk. Okan gülerek bize "neler yapıyorsunuz siz burda? :)" dedi çünkü o evden giderken karşılıklı oturan biz, hâlâ yanyana oturuyorduk. Gülümseyerek "hiç, dizi izliyoruz" dedik ve evet hiç inandırıcı değildik. Mutluydum bir yandan da kızıyordum kendime, dakikalarca bekleyeceğimize keşke daha önceden öpseydim onu dedim. Olan olmuştu, sonuçta ikimiz de bir yere gitmiyorduk. Ama o kısacık dakikalar bile yetmişti bana.
"Kalkalım artık geç oldu" dedik bir süre sonra. Evim diğer mahallede olduğu için Okan arabayla bırakacaktı beni. Ozan nerede oturduğunu söylememişti, sadece çok kaba bir şekilde evinin bulunduğu bölgeyi tarif ediyordu. Okanla beraber önce onu bıraktık, yola devam ederken Okan eve geldiğinde ne yaptığımızı sordu. Utanarak bahsettim ama mutluydum da. Eve vardığımda bu ilginç tecrübe hâlâ aklımdaydı.

11 Mart 2016 Cuma

Bölüm 3 - Hava Değişikliği

Eve döndüğümde güzel vakit geçirmiş olmanın verdiği mutluluk ile uyumuştum. Ertesi gün uyandığımda yine sıkıcı hayatıma devam ediyordum. İşsiz olmak artık bünyemi de psikolojimi de olumsuz etkiliyordu. Uzun süredir işsiz olmanın verdiği çaresizlik, evdekilerin o birçok şey anlatan bakışları ama anlatmak istediklerini hiç dile getirmemeleri, yavaş yavaş tükenmekte olan birikim stoğum, bu dönemde yanında olmaya çalışan ancak herkesin kendi hayat koşturmacasına düştüğü bir ortamda arkadaşlarımla olan ilişkim. Tüm bunlar beni adeta bir pestil haline getiriyordu. Tüm yaşam enerjim kurumuş, fakat ona rağmen yine de gülümsemeye çalışan, olumlu düşünmek için var gücüyle çabalayan biri olmuştum bu dönemde.
İş arayışım hep İstanbul içindi. Burada kalmak istemiyordum artık. Ailemden uzakta, biraz daha özgür, istediğim hayata biraz daha yakın olmak istiyordum. Yazdan beri birçok iş görüşmesi yapmama rağmen hâlâ işsiz olmam da motivasyonumu düşürüyordu. Genelde hep evde vakit geçiriyordum, arkadaşlarımla birkaç günde bir görüşüyordum. O gün Ozan'la da yazıştık, içeriğini tam anımsayamasam da, hatır sorma faslından sonra çok genel bir sohbet olduğunu biliyorum. Bu kez ilk olarak o bana yazmıştı. Tabi bunlara çok fazla anlam yüklememek gerektiğini çoktan öğrenmiştim o yüzden benim için değişen bir şey yoktu, zaten bir ortada sorun yoksa konuşmak istediğim kişilere yazma konusunda tereddüt etmezdim hiç.
Ertesi akşam ben yine birbirinden farksız günlerden birindeyken, Ozan yakındaki deniz kıyısı ilçeye gezmeye gideceğini, benim de ona katılıp katılmayacağımı sordu. Şaşırmıştım. Bir anlam yüklemeli miydim? Henüz değil. O an yüzümde oluşan gülümseme ve şaşkınlığın yanında hissettiğim mutluluk, az da olsa kafamı dağıtacak bir mekan değişikliği iyi gelecekti bana. Tamam dedim ve beni o gün bıraktığı yerden aldı. Yol boyunca çok fazla konuşmadık, sessizdi, ben de durup durup aklına birşeyler gelen, konudan konuya atlayan, çenesi düşük biri olmadım hiç. Ama istediğim zamanlarda gayet verimli bir sohbet yürütebildiğimi de biliyordum. 
Hava soğuktu o yüzden çok fazla dolaşmadan şehir merkezindeki tatlıcıya girdik, yola bakan cam kenarına oturduk. Muhabbet güzel gidiyordu, lise ve üniversite hayatlarımızdan, askerlik döneminden, detaylı olarak hobilerimizden bahsettiğimizi hatırlıyorum. Sıcak bir sohbetti, Ozan çok az da olsa rahatlamış gözüküyordu. Ancak Çin Seddi'ne taş çıkartacak yükseklikte duvarları sohbetteki birkaç cümleden sonra belli ediyordu kendini. Onu tanımak için izin verdiği kadar yaklaşabiliyordum ancak. Kendisi için bende merak uyandırıyordu ama kendi içimde değerlendirdiğimde bir sonuca varmak için çok da erkendi. Güzel vakit geçiriyor muydum? Evet. Şimdilik tek önemli olan buydu. 
Askerlik fotoğraflarını göstermişti bana o akşam, o fotoğraflarda gördüğüm temiz yüzlü, sevecen çocuk şimdi karşımdaydı. Eve döndüğümde o aklıma kazınan görüntüleri tekrar görmek istedim. Açık bir facebook grubunda yüklüydü fotoğraflar, arayıp buldum, birkaç kez baktım aynı fotoğraflara. O an farkına vardım, Ozan'ı daha yakından tanımak için çabalayacaktım. Ertesi gün için sözleşmiştik, onu bir arkadaşımla tanıştıracaktım. Evine çay içmeye davet etmişti bizi. Hem de konuşurken bahsettiğim yabancı dizi-film arşivimi getirecektim ona. Onunla ortak noktalar yakalamaya çalışıyordum, ki bu durum sadece ona özgü bir hareket değildi. Sonuçta karşındaki ile muhabbet edebilmek için bu olması gereken bir durum zaten. Derken ertesi gün oldu, akşam çarşıda buluştuk. Bu kez araba ile gelmemişti, arkadaşımın evine otobüs ile gidecektik, otobüs yol aldı, ineceğimiz durağa geldik. İndik ve yürümeye başladık.

10 Mart 2016 Perşembe

Bölüm 2 - Bebek Adımları

Buluşma için hazırlanıyordum. Bir yandan heyecanlıydım da. Zira yeni birini tanıyor olma süreci bile başlı başına bir heyecan unsuru olmuştu bende hep. Nasıl biri çıkacak, neler konuşacağız, beni nasıl bulacak gibi sorular olurdu aklımda genelde. Buluşmalar için genelde dakik olmaya çalışırım ama bu sefer erken gelmiştim buluşacağımız noktaya. Birkaç dakika bekledikten sonra tam saat geldi ve o hâlâ ortada yoktu. Whatsapptan yazdığımda mesajın iletilmediğini gördüm, sonra telefon ettim ama bir de baktım telefonu kapalı! Derken mesaj iletildi, sonra herhalde çekmeyen bir yerden geçti diye düşünmüştüm. Şehrimizin klasik buluşma mekanı olan yerin önünde beklerken, köşeyi döndüm ve karşıdan geldiğini gördüm.
Elimi uzattım, merhaba diyip adımı söyledim. Elini uzattı, biraz durdu ve "Merhaba, ben de Ozan" dedi. Ona dair ilk fark ettiğim ismi konusunda doğru söylemediği oldu, zira bu ortamda çoğu kimse gerçek ismini söylemiyor ilk başta. Gizlilik mi dersiniz, güvensizlik mi, paranoya mı her ne olursa olsun ben bu durumu kişiye bırakıyorum. Ben de çoğu kez farklı isimler söyledim ancak son yıllarda hep kendi ismimi kullanıyordum. Kendimi daha rahat hissettiğimi fark ettim çünkü diğer türlü o yabancı isme alışamadım için garip geliyordu.
Çok yakındaki cafeye gidiyorduk, o sırada fark ettiğim başka bir detay diş teli takıyor oluşuydu. O an büyük bir rahatlama ve belki de anlam veremediğim bir yakınlık hissettim o daha hiç tanımadığım kişiye karşı. Çünkü ben de diş teli takıyordum ve bu konuda benzer süreçlerden geçmiş olmamız hoşuma gitmişti. Ayrıca bu durum ileride bir konuda ona yardımcı da olacaktı.
Cafeye gelmiş, cam kenarındaki bir masaya oturmuştuk. Muhabbet olarak beni zorlayacak birine benziyordu ilk izlenimimde. Çünkü pek fazla konuşmuyor, sadece sorduğum sorulara cevap veriyordu. Biraz gergin ve dikenüstünde tavırları da etkiliydi tabi ki bu davranışında. O an düşündüğüm zaman içerisinde biraz daha rahatlayacağıydı o yüzden çok kafama takmamıştım. İlgimi çekmişti, dış görünüş olarak beğenmiştim, etkileyiciydi. Karakter olarak ise kendine güveni yerinde, biraz umursamaz ve alaycıydı. Tabi bunlar ilk izlenimlerimdi, şimdi geriye dönüp o günü düşündüğümde yüzümde sadece bir gülümseme oluşuyor. Vay be diyor insan. "Ozan gerçek ismin değil, değil mi?" diye sorduğumda biraz durakladı. "Gerçek ismini sormayacağım sadece bunu bilmek istiyorum" dediğimde "evet gerçek ismim değil" dedi. Sohbet devam ediyordu fakat onun hakkında çok bir şey öğrenemiyordum. Yazışırken bana söylediği mesleği aslında doğru değilmiş. Bir yandan çalışıp bir yandan yüksek lisans yaptığından bahsetti. Kişisel bilgilerini özenle saklıyordu. Tek konuşabildiğimiz hobiler, genel olaylar hakkındaki fikirleri, ortam muhabbetleri gibi şeylerdi. 
Bir süre sonra zamanın çok hızlı geçtiğini ve hiç sıkılmadığımı fark ettim. Bu iyi olmalıydı. Derken geç olduğunu ve kalkması gerektiğini söyledi. Beraber kalktık. Arabayla geldiğini, istersem beni eve bırakabileceğini söylemişti. Hoşuma gitmiş miydi? Tabi. Sonuçta kendini bu kadar gizleyen bir insan olarak, arabasını tanıyacak olmama takılmamıştı ya da sorun etmeyecekti. Sonuçta at hırsızı bir tipim olmadığı ve de güleryüzlü olduğum için insanlara o ilk izlenim güvenini verebilen biri olduğumu biliyorum. Üstelik benim yaşadığım yeri de öğrenmiş olacaktı. Ona güveniyor olmam onun bana güvenmesini sağlamayacaktı ama olsun yine de olumlu bir adım olarak görüyordum bu hareketi. Derken sokağa geldik ve teşekkür edip, memnun olduğumu söyledikten sonra arabadan indim. Bu tarih 27 Ocak 2013'tü...

9 Mart 2016 Çarşamba

Bölüm 1 - Selam

Artık insanlarla tanışmak eskiye göre çok daha kolay hale gelmişti. Cep telefonuna kurulabilecek uygulamalar sayesinde etrafındaki aynı uygulamayı kullanan insanlar kolaylıkla bulunup, iletişime geçilebiliyordu. Websitesi tabanlı tanışma platformlarının modası geçiyordu artık. Çünkü insanlar bu yazışma işlemini her yerden yapabilmek istiyordu. Websitesi üzerinden tanışmalar bile yeterince hızlı ilerleyebiliyorken, bu uygulamalar ile bir saat içerisinde bile hiç tanımadığın biriyle yüz yüze görüşebiliyordun. Bu durum, platformların genellikle seks arama amaçlı kullanılmasına neden oluyordu.
Yaşadığım şehir küçük bir yer olduğu için ortamı da az çok biliyor insan. Beklentileri çok yüksek tutmamak gerekiyor. Uygulamalarda, fotoğrafı olan belli bir kitle, profilini görebildiğin ama kendine ait fotoğrafları olmayan bir kitle ve profili dışarıdan gözükmeyen kitleler oluyor genelde. Zaman zaman şehre misafir olarak gelen insanları saymazsak genel insan profili çok sık değişmez. 
Fotoğrafsız bir profil denk geldi, yazdım. Konuşmaya başladık, selam, nasılsın, bu konuşmalar artık monotonlaşmıştı benim için. Hiçbir zaman belli bir arayışım olmadı çünkü geçmişten beri arkadaş, sevgili, seks partneri, tek gecelik ilişki gibi kavramların bu platformlarda aslında ne kadar içiçe geçmiş olduğu fark etmiştim.
İki yıl çalıştığım işimden ayrılmış, yaklaşık 8 aydır iş aramaktaydım. İstanbul'a gitmek istediğim için arayışım hep orası içindi. Zaten yaşadığım yerde çok fazla iş olanağı da çıkmıyordu. Bir yandan iş görüşmelerine gidiyor, bir yandan arkadaşlarımla görüşüyor bir yandan da uygulamalardan insanlarla tanışıyordum. Çok sıkılıyordum zira evde amaçsızca oturmak bir süre sonra kronik moral bozukluğuna dönüşüyordu.
Tüm bu karmaşık psikoloji içerisinde sağlıklı da düşünemiyordum. Yazıştığım profil, uzaktan çekilmiş, düşük çözünürlükte bir fotoğraf göndermişti. Yeni biriydi, daha önceden hiç görmemiştim onu uygulamalarda. Ben sabit muhabbet sorularım ile onu tanımaya çalışıyordum, konuşkan insanlarda problem olmuyordu ancak eğer karşı taraf sadece soruya cevap verip devam ettirmiyorsa o zaman sohbette tıkanmalar yaşanabiliyordu. Birkaç gün içerisinde yine fotoğrafsız bir profil ile bu sefer farklı bir uygulamadan yazışıyorduk. Benim sabit sorularım, onun beni hatırlamasını sağladı ve aynı kişi olduğunu söyledi. Merak ediyordum onu, sadece konuşmak istiyordum, kendini geri çekiyor olması beni daha çok merak ettiriyordu.
Birkaç gün sonra, muhabbetimiz çok ilerlememesine rağmen onunla buluşmak istediğimi söyledim. Bana verdiği cevap "yer var mı?" oldu. Bu soru ortamın en çok kullanılan sorularından biri olmalı. Zira "yer" olmadan seks yapılmaz. Yer yoksa en fazla buluşursun, çay kahve içersin, beraber gezersin, dolaşırsın. Bir tarafta belki birkaç dakikada bitecek ancak "muhteşem hisler" olarak tanımlanan bir zevk, diğer tarafta ise zamanı geldiğinde hiç bitmeyen, varlığını bilmenin, düşüncesini kurmanın, yanyana olduğunda ise bulutların üzerinde hissettiğin anlar olarak tanımlayabileceğin duyguların ilk adımı, karşındakini tanıma fırsatı. Tabi ki bunlar hayaller. Hayatlar ise, en fazla on dakika muhabbet ettikten sonra tekrar yüzünü bile görmek istemeyeceğin, sokakta karşılaşınca muhtemelen selam bile vermeyeceğin, hayatından zaman çalmak dışında bir işe yaramayan dakikalar. Bugüne kadar hep böyle oldu bu. Seks yapmak için de görüştüm, muhabbet, karşındakini tanımak için de. Dış görüntüsünü beğendiysen, yatakta da genelde iyi vakit geçiriyorsun. Diğer taraf ise bambaşka. Bir insanı tanımak, belki yıllar sürebilecek bir maceraya çıkmak gibi. Tüm detayları asla öğrenemiyor insan. Kendimizi ne kadar iyi tanıyoruz ki?
Sorusuna cevabım "yer var ama ben seni daha yakından tanımak istiyorum, sohbet etmek istiyorum, bu yüzden cafede oturup bir şeyler içebiliriz" oldu. Tamam dedi, saat 21:00 için sözleştik.

Gluetooth Burada

Herkese merhaba, bu siteye yazmayalı yıllar oldu, beni tanıyanlar, takip edenler bilir. Blogger hayatıma ilk olarak 2006da "gluetooth ve o" yazılarımla başlamıştım, o zamanlar devam eden ilişkim hakkında yazarken sonrasında ilişkimin o an bitmesi ile beraber yazılarımı bitirmiştim. Ardından ilişkim bir süre daha devam etmiş ve bu dönemleri ve sonrasını da "sadece gluetooth" blogumda yazmıştım. Mini gezi blogum ve albüm eleştiri blogum ise farklı temalarda oluşturduğum bloglardı.

Şimdi yine bir blogla karşınızdayım. Yıllar geçti, ortamlar, insanlar değişti, ben de değiştim. Ancak eski yazılarımda bulabileceğiniz o ruh hiç değişmedi. Yazılarımı ilgiyle takip etmeniz dileğiyle.