6 Ağustos 2016 Cumartesi

Bölüm xe - Yine Yeni Yeniden

Dakikti. Tam buluşma saatinde buluşacağımız noktaya gelmişti. Yüzünde yine o mutlu gülümseme oluştu, elinde değildi sanırım. Üç ayı geçmişti birbirimizi görmeyeli. Ben de gülüyordum. El sıkıştıktan sonra yürümeye başladık. Telefon hattıyla ilgili yaşadığı problemden bahsetti, Almanya'ya gittiğinde kullanabilmek için operatör değiştirmişti ancak onunla da ilgili sorunlar çıkmıştı. O sırada her zaman gittiğimiz cafeye oturmak isteyip istemediğini sordum. Görüşmelerimizin son demlerinde yeni açılan, beraber bir kez gittiğimiz cafeye gitmek istediğini söyledi. Alışkanlıklarını değiştirmek zordu, demek ki bu sürede çok kez gitmişti oraya. "Almanya nasıl geçti, neler yaptın?" diye sorduğumda verdiği "Harika!" cevabı içimi cız etmeye yetmişti. "Oturunca fotoğrafları gösteririm" dedi.
Oturduk, ilk dikkatimi çeken pantolonu yeniydi, diğer kıyafetlerini hatırlıyordum. "Dün akşam yakındaki ilçeye gitmiştim, o yüzden bugün için görüşelim dedim, hatırlıyor musun Kuşadasındaki şu çocuk yazdı, neydi ismi" dedi. Başlamıştık. Oklar üzerime yağmaya başlamıştı. Üzerime isabet ettikçe canım yanıyor, konuşamıyordum. "Sen neler yapıyorsun?" dedi. "İş, güç aynen devam" dedim. Aşk hayatı nasıl gidiyor dediğinde ise, o da aynı bir değişiklik yok diye cevap verdim. Sakıncalı soruya gelmiştik. "Senin?" diye sorduğumda alacağım cevap, direk olarak kalp çarpıntılarımın artmasını tetikleyecek özellikteydi. "Çok hareketli" dedi. "Aşk kısmı mı?" dedim şaşırmış bir biçimde. "Hayır" dedi, "Cinsellik kısmı". "Tahmin edebiliyorum" dedim.
Sonra fotoğraflara bakmaya başladık, o sırada yanımda getirdiğim flash belleği ona verdim ve Prag fotoğraflarını getirip getiremeyeceğini sordum. Tamam dedi. Almanya fotoğraflarına bakarken bir yandan fotoğraftaki görüntüyü anlatıyor bir yandan da neler yaptığını söylüyordu. Köln'de sabaha karşı olan uçağını, barda tanıştığı çocuğun evine gittikten sonra uyuyakalarak kaçırdığını söyledi. İçim parçalanmaya devam ediyordu, kontrol edemediğim bir biçimde. Neden bilmiyordum, nasıl bu kadar hassas birine dönüşebilmiştim? Blog yazmaya başladığımı söyledim, "Evet haberim var" dedi "En son dokuzuncu bölümü yazmışsın", şaşırmıştım, telefonundan blogun adresini açtı ve gösterdi. Kendimi yine mağdur olarak, onu ise duygusuz ve egolu biri olarak gösterdiğimi söyledi. 
Konu konuyu açtı ve ben

Bölüm xd - Tülay

Diğer günlerden tek farkı ertesi günün tatil olmasıydı. Onun dışında son birkaç haftadır yaşadığım gereksiz matemli, duygu dalgalanmalı, kafa patlatmalı, kurmalı günlerden biriydi yine. Üzerime serilmiş olumsuz düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Bu hem işyerindeki psikolojime ve performansıma yansıyordu hem de hiç bir işe odaklanamıyordum. Problemim kendimleydi. Bir yandan iş yapmaya uğraşırken bir yandan aklımın kenarındaki öylece duran düşücelere artık alışmıştım. Nedenini bilmiyordum. Bu kadar kötü hissetmek için bir nedenim yoktu. 
Mesai başlayalı sadece bir iki saat olmuştu ki müdürümden bir telefon geldi. Bir müşterinin denetime geldiğini söyledi. O müşteriyi beklemiyorduk, hazır değildik. Zaten denetim sırasında panik olan benim şimdi iyice elim ayağıma dolaşmıştı. Denetçileri karşıladıktan sonra biraz sohbetin ardından denetime başlamıştık. Binbir türlü problem ve soru içerisinde ilerlerken birden aklımın köşesine perçinlenmiş düşüncelerin tekrar kıpırdandığını fark ettim. Bu kadar da olamazdı. İşimle ilgili hayati anlarda bile aklımda birden yüzeye çıkıyor, zaten denetimin pek iyi gitmemesi nedeniyle de bozulmuş moralimi iyice sıfırlıyordu. Akşam iş çıkışı saatine yakın bir zamanda biten denetim sonrası ben de bitmiştim. Durum çok kötüydü, işle ilgili iç açıcı bir taraf yoktu. Bundan sonraki denetimlerin de iyi olması için elimden geleni yapsam bile olmayacaktı biliyordum.
Aldığım darbe üstüne darbe sonrası iyice zayıflayan bilincim, belki de hiç yaşamadığım sigara tiryakiliği gibi, o an Özgür'ün varlığının bana nasıl güç verdiğini hatırladı birden. O kısa süreli iyi his bile kafamda şimşek hızıyla bir senaryo yazmama yetti. Özgür'e yazacaktım. Evet, herşeyi göze alıp, karşısında düşeceğim durumu hiçe sayarak ona yazıcaktım. Bunca aydan sonra herşeyin daha iyiye gitmesi gerekirken daha da kötüleştiğini görmek bendeki gücü tüketmişti. Silkinip kendime geldiğimde dahi düşünce hâlâ kafamdaydı ve bilinçaltım bu fikrin iyi yanlarını beyin fırtınası şeklinde kafamın içinde dolandırıyordu.
Hemen iki arkadaşıma yazdım, ruh halimi ve yapmak istediğimi anlattım. İkisi de beni frenlemek için dil dökmeye başladı. Cayabilirdim de. Ancak belki de zamanı gelmişti. Onunla yüz yüze görüşüp konuşmak istiyordum hepsi bu. "Hadi tekrar sevgili olalım" veya "Seni çok özledim, sensiz yapamıyorum" temalı cümleler kurmayı hiç düşünmedim zaten. Dün buluştuğum Efecan, bir şeyi fark etmemi sağlamıştı. "Şu anda onu senden iyi kimse tanımıyor, o yüzden hareketlerini, duygularını en çok sen kestirebilirsin" demişti. Umutlanmadan, tüm beklentilerimi bir kenara bırakarak yazacaktım ona.
Yazdım. Doğum günümden sonra, üzerinden aylar geçtikten sonra ilk kez, yazmıştım ona. Karşılıklı hatır sorma faslından sonra dışarıda birşeyler içmek isteyip istemediğini sordum. "Yarın filan olabilir" demişti. Bir planı vardı belki ya da kendini ağırdan satmak istemişti. "Kaç gibi?" dediğimde "19:00-20:00 arası" dedi. Burda kastettiği buluşabileceğimiz saat aralığı mıydı yoksa benimle görüşmeye ayıracağı toplam süre miydi onu anlayamamıştım. "Yarın haberleşiriz" diyip konuşmayı bitirdim. Ve gol. Uzun süre sonra ilk ego tatminini ona yaşatmıştım. Özlemiştir.

Bölüm xc - Eğlen Güzelim

Eğlen güzelim gününü gün et
Ben vazgeçmişken eğlen
Karaları ben bağlarım
Sende vakit çok erken

Çok iyi eğlendiğine emindim. İnsanlarla düşüp kalmak çok eğlenceliydi çünkü. Sadece seks yapmak gerisini düşünmemek, önemsememek, sorumluluk almadan, başına dert sarmadan, yalnızca vücudunun isteklerine cevap vermek. Peki kalp ne için vardı? Bilmiyor, umursamıyor gibiydi. Nerde kalmıştı o derin duygular? Kıyasladığında beni yerden yere vuran, duygusuz, ruhsuz olmakla suçlayan o romantik aşık nerdeydi? Eğer orada bir yerlerdeyse neden göremiyorum? Hiç var olmadıysa o zaman bu iddialar niyeydi? 

İkimiz de kendi hayatımıza daha çok zaman ayırabiliyorduk artık. Benim için iki araya sıkışmış hissi veren arkadaşlarımla görüşme seanslarım, takatim olmadığında evde hiç birşey yapmadan oturabilme özgürlüğüm, istediğim kişiyle istediğim zaman buluşabilme rahatlığım. Kafama takılan şeyler listesinden silinmişti bunlar. Ama bilmiyordum ki yeni şeyler eklenecekti o listeye. Her biri birbirinden daha acı, damara giren iğne gibi ilk anda yaşattığı yanmanın sonrasında artarak bir süre devam etmesi, oraya günlerce dokunamaman, morarması ama sonrasında yavaş yavaş iyileşmesi. İşte bu listedeki soruların üzerimdeki etkisi bu şekilde oluyordu. Kolay atlatabileceğim durumlar olmuyordu. Şu an nasıl? Nerede? Kiminle beraber? Beni düşünüyor mu? Aklına hiç geliyor muyum? Ne hissediyor? Bu soruların cevaplarını aramaya çıktığımda adeta bir mayın tarlasında geziyor gibi hissediyordum kendimi. Bir süre sonra artık yara almaktan yorgun düşmüş olarak, cevapları aramaya çıkmamaya başladım. Zira ulaştığım cevapların hepsinin etkisi aynıydı. İç parçalayıcı, yürek burkucu. En ufak bir umut kırıntısı bile bulamıyordum. Beni mutlu edecek bir ayrıntı, kafamda kurduğumda olumlu sonuçlanabilecek bir durum. Yoktu, olmazdı da. Potansiyel ortada. Kimden neyi bekliyordum ki? Karşımda benim gibi detaylı düşünen bir insan yoktu. Hiç olmamıştı. O yüzden bu neyin kavgasıydı? İçime neden söz geçiremiyordum? Zaten çözümsüz bir durumu neden tekrar tekrar başa sarıyordum?

Düşün düşün aşamıyorum engelleri
Varamıyorum yanına çarelerin
Yıkıl duvar göremiyorum enginleri
Gidemiyorum bırakıp uzaklara
Bir ağlarım bir gülerim
Sanma senden vazgeçerim
Alışamam inan yokluğuna

Tamam dedim kendi kendime. Sahte ama gerçek bir evlilik yapmasına, çocuğu olmasına, bana hiç değerim yokmuş gibi davranmasına izin vereceğim. Sınırlarımı hiç olmadığı kadar genişleteceğim. Başkalarıyla tek görüşmesine hâlâ izin veremezdim ama diğer şartları söylediğimde kabul etmemesi için bir neden yoktu. Kendi kendime yazdığım senaryoda birden mutluluğu yakalamıştım bile. Tekrar sarılabilecektim ona, elini tutabilecektim. Beraber uyuyabilecektim. Yine beni sevecekti, belki de hiç vazgeçmemişti sevmekten. Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Bu dünyanın en saçma fikri beni mutlu etmişti. Başka çarem kalmamıştı, herşeyi göze almalıydım. Dayanamıyordum.
"KENDİNE GEL" dedim birden. Düşündüklerimin oluru yoktu, asla da olamazdı. Neydi bu kafamdan geçenler? Uyuşturucu bağımlısı hallerim artık bir son bulmalıydı. İşte o gün bu blogu yazmaya karar verdim. 

Bölüm xb - Mutlu Yıllar...

Beklediğim gün gelmişti sonunda. Ne olacaksa o gün olacak dediğim günü yaşıyordum artık. İlk dakikalar geçmiş senelerin aksine sessizdi bu sefer. Mehmet de aramamıştı. Sorun değildi, daha kocaman bir gün vardı önümde. Uyudum. Sabah uyandığımda haftaiçi olması sebebiyle rutin işe hazırlanma faslı, servis, işyeri derken zaman yine hızlı geçmeye başlamıştı telaştan. Ancak o yoğunluğuna rağmen gözüm bir an olsun bile telefondan ayrılmadı. Yazacaktı, biliyordum. Adım kadar emindim. Yazmadı. Dakikalar, saatler geçti. Öğlen geçmişti. Yazacaktı. O kadar da değil diyordum kendi kendime. Sonuçta kanlı bıçaklı olmamıştı son konuşmamız. Üç yılın bir hatırı olmalıydı. Aksini kaldıracak gücüm yoktu. Dayanamazdım.
Bu düşünceler içerisinde kaybolmaya başlamışken beklediğim mesaj sonunda geldi. "Mutlu yıllar..." yazmıştı. Evet, o yaklaşık iki buçuk haftadır haber alamadığım kayıp sevgilimden sonunda mesaj gelmişti. Mesaj içeriği itibariyle buz pisti zeminine yazılmış iki kelimeden farksızdı ancak benim için anlamı büyüktü. Kalbim rölantiden harekete geçtiğinde ortadaki buzu bile görmüyordu gözlerim. Eritmişti hepsini kalbimin sıcaklığı. Hayat birden toz pembe olmamıştı tabi ancak dediğimi yapacaktım. Konuşacaktım onunla. Çözümü vardı da biz mi çözememiştik bu durumu bu zamana kadar? Hayır tabi ki, çözümü yoktu. Ama konuşmalıydım. Mesajı için teşekkür ettikten sonra akşam konuşmak isteyip istemediğini sordum. Olur demişti ancak akşam spora gideceğini, ancak çıkınca görüşebileceğimizi söyledi. Tamam dedim. Kendi evimde olacağımı söylediğimde yazdığı cümleye anlam veremedim. "Tarafsız bir yerde görüşmemiz daha uygun olmaz mı?" demişti. Neydi korktuğu? Üstüne mi atlayacaktım? Öyle bir niyetim hiç olmadı. Ancak sanırım öyle birşey yaparsam karşı koyamayacağını düşündüğü için böyle bir talebi olmuştu. "Ben gelmek istersen evde olacağım" dedim ve sohbet burada bitti.
Gelecekti, biliyordum. Heyecanla arkadaşlarıma haber verdim. "Yazdı" dedim. Heyecanlıydım, bir yandan da gergin hissetmeye başladım. Hiç bu kadar uzun süre görüşmediğimiz olmamıştı. Nasıl davranacaktı? Ego kalkanını indirecek miydi? Bana içinden geldiği gibi mi yoksa olmasını istediği gibi mi davranacaktı? Bu soruların cevaplarını akşam öğrenecektim. Akşam annem ve babam, benimle beraber dışarıda yemek yemek istediklerini söylemişti. Hem böylece doğumgünü hediyesi olacaktı bu yemek bana. Güzel bir yemeğin ardından eve geçtim. Onu beklemeye başlamıştım. Saat 21:30 civarı mesaj attı. Geliyordu, evde olup olmadığı sormuştu. Evdeyim dedim. 10-15 dakika sonra "Geldim" diye mesaj attı. Otomatiğe basıp kapıyı açtığımda asansörün yukarı çıkmasını bekliyordum. Asansör kapısı açıldı, dışarı çıktı. Elinde market poşeti içerisinde içecek, diğer elinde de kutu içerisinde pasta vardı. Yüzüne baktığımda gördüğüm manzara beni şok etmişti. Gülüyordu. Hayır gülümseme değil resmen gülüyordu. Ağzı kulaklarına varmıştı. Onu çok iyi tanıdığımdan bu gülüşü yalnızca çok mutlu olduğunda görebildiğimi biliyordum. Gözlerinin içi gülüyordu adeta. İçeri girene kadar geçen o birkaç saniyede bu görüntüyü görmüş olmak beni çok mutlu etmişti. Ben de gülmeye çalışıyordum, şaşkındım. İçeri girerken bana bakıp "Ex-BF" dedi. Ama hâlâ gülüyordu. Pasta getirdiği için de mutlu olmuştum. "Niye zahmet ettin?" dedim, içeri geçti. Elindeki poşetleri aldıktan sonra yalnızca elini sıkarak hoşgeldin dedim. Oysa ki kollarına atlamak istiyordum. Evde perdeler yokken dışarıdan gözükmeyelim diye sarıldığımız o girişteki kör noktada sımsıkı sarılmak istedim ona tekrar. Yapamazdım, konuşmalıydık önce. Halletmeliydik aramızdaki meseleyi. Umutsuzdum ama denemeliydim.
"Kahve içer misin?" dediğimde olumlu yanıt verdi, "Sen kahveyi yap içeri geç ben de o sırada pastayı hazırlayayım" dedi, benim için birşeyler yapması beni hep mutlu etmişti bugüne kadar. Çabalaması, bu durumu karakterine kabul ettirmiş olması, beni mutlu etme amacı olduğunu bilmek. Ben içeride beklerken mumlarını yaktığı pastayı getiriyordu. Mumları üflerken ve hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim dileğimi dilerken, bir yandan da gülümsemeye çalışıyordum. Yanımdaydı yine, ancak bu sefer koltuğun diğer tarafına oturmuştu. Hiç oraya oturmazdı. Vücut dili mesaj veriyordu adeta. Demin kapıdan girerken mutluluktan ölen çocuk nereye kaybolmuştu? Mesafeli tavrını artık hissedebiliyordum. "Doğum günün kutlu olsun" dediğinde duygusuzdu. Pasta almış olmasına çok sevindiğim için, ona sarılmak istesem de yalnızca yanaklarından öperek teşekkür ettim. O an dudaklarına da bir öpücük kondurmak istedim mi? Evet. Çok istedim. Olmazdı. "Ee nasıl gidiyor?" dedi bir yandan pasta yerken. "İyi gidiyor, senin?" dediğimde göğsüme ilk okun saplanacağından habersiz, siper almadan cevabını bekliyordum. "İyileşiyorum" dedi yüzünde küstah bir gülümsemeyle. Birden kilometrelerce mesafe girmişti aramıza. Göz açıp kapatma aralığında olmuştu bu üstelik. Donmuştum. Biz ayrılmış mıydık? O güne kadar kabul edemesem de o cevaptan sonra en azından onun niyetinin bu olduğu gerçeği kafama dank etmişti. Olamazdı. Bal gibi olabilirdi. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz sözü boşuna söylenmemiş. Ama ayrılmış olmak, çok ciddi bir durum değil miydi? Konuşarak çözemez miydik? Çözemezdik, o an bunun farkına vardım.
"Spora neden devam etmiyorsun artık? Bıraktın mı?" diye sordu. Prag dönüşü özellikle onunla görüşmediğimiz süre boyunca tamamen evimin işlerine yoğunlaşmıştım. Mutfak dolaplarına diğer odada duran tabak çanağı yerleştirme işi, aylardır beklettiğim bir işti. Hem zaten motivasyonum düşük seviyedeydi. Bir de onunla karşılaşma ihtimali, ki bu ihtimal yüzde yüzdü, sanırım kendi kendimi engelledim, daha fazla üzülemezdim. "Yok bırakmadım, devam edeceğim" dedim. Edemedim. Edemezdim. Onu yine haklı çıkarmıştım. "Spor için istekli değilsin, ben seni zorluyorum" derdi hep. Haklıydı. "Çok süper bir hoca başlamış, görmelisin, harika bir poposu var" dedi. "Görürüm gelince" dedim. Buydu konuştuğumuz konu. 
"Yatağım sonuna geldi görmek ister misin?" dediğimde önce gözlerinde gördüğüm ifade "Yok artık" der gibiydi sonra "Tamam olur" dedi, beraber yatak odasına yürüdük. Ben yatağın yanına gittiğimde onun kapıda beklediğini fark ettim. Rahatsız olmuştum. Onu yatağa atma gibi bir amacım yoktu. Böyle bir ortam içerisinde zaten olmayacağını biliyordum. "Gel yatağa dokun, rahat dediler o yüzden aldım, gerçi dokununca anlaşılmıyor yatınca anlaşılıyor" dedim ve onu daha fazla tedirgin etmemek için kapının oraya geçtim, ancak ondan sonra o yatağın yanına gelip elinin ucuyla dokundu ve "Güzelmiş" dedi. Sonra tekrar odaya döndük. 
Bir yandan televizyona bakıyor bir yandan pasta yiyorduk. Bir dilim daha yedi, sonra bir dilim de ben verdim. Kahvesi bitmişti, gelirken getirdiği koladan içmek isteyip istemediğini sorduğumda "Olur" dedi. Bir bardak kola getirdim ona. Telefonuyla oynuyor, ilgisiz davranıyordu. Bense onunla konuşmak istememe rağmen gördüğüm manzara karşısında üzülmekten kendimi alamıyordum. Konuşma hevesim falan kalmamıştı. Bu şekilde biraz oturduktan sonra telefonum çaldı. Arkadaşım doğum günümü kutlamak için aramıştı. diğer odaya geçtim. Bir süre konuştuk. Döndüğümde artık kalkmak istediğini söyledi. "Peki" dedim ve tekrar teşekkür ettim. Montunu verdim, ayakkabılarını giydi ve vedalaşırken "Sadece bugünü yalnız geçirme diye geldim" dedi ve asansöre bindi. Bu nasıl bir cümleydi? Bu neyin hıncıydı? Bu onu son görüşüm olacaktı, rüyalarımı saymazsak.
Kapıyı kapattığımda içimi büyük bir hüzün kaplamıştı. Geldiği için mutluydum ama konuşmamıştık bile. Onu konuşmak için çağırmama rağmen ve hiç konuşmaya çabalamamama rağmen o da "Sen beni konuşmak için çağırmadın mı? Neden konuşmuyorsun?" bile dememişti. Belki demiş olsaydı bugün çok farklı bir yerde olabilirdik. Belkilerle, keşkelerle işim yoktu artık bunu anlamıştım. Ortalığı toplamaya başladım, tabakları mutfağa götürdüm. Pasta süslerinin ve mumların çubuklarını yıkadığım anda birden gözyaşlarına boğuldum. Nasıl bir doğumgünü geçiriyordum? Kendime engel olamıyordum, yaşlar gözlerimden adeta azgın bir ırmak gibi boşalıyordu. Durduramıyordum. Tek bildiğim iyi olmadığımdı.

Bölüm xa - Bu Bölümün Adı Yok

Dertlerim sarmış beni simsiyah bir tül gibi
Gel bir bak şu halime sanki solmuş gül gibi
Yaşanan anılarım dün gibi
Söndürme bu ateşi kül gibi

Herhalde bu dönemki duygularımı yukarıdaki mısralardan daha iyi betimleyemezdim. Kendimi kronik olarak bu tarz durumların içerisinde görmek, arkaplanda açık kalmış uygulama gibi yaşam enerjimden çalıyordu. Günlük hayatımın bir kısmı hiç değişmemişti. Sabah kalk, işe git, işyerinde stres yaşa, işten çık. Bu kısım zaten standart hale geliyor insanın yaşamında bir süre sonra. Aslında seni en çok tüketen kısım da burası oluyor. Çünkü günlük olarak iş sonrası hayatına kalan enerji, bazen bu kısmı göğüslemene yetmeyecek kadar az oluyor. Ya da günlük stres kotan dolduysa, çoğu durum karşısında daha fevri olabiliyorsun birden. Bu stres kontrolü başlı başına bir yetenek. Herkesin harcı olmuyor maalesef. 

18 Mart 2016 Cuma

Bölüm 10 - Merdivenler

Özgür'ün bu cümlesinin etkisi, adeta şarap gibi zaman içerisinde olgunlaşarak gerçek anlamına ulaşacaktı tabi. Ama bu kadar derinlemesine bir anlam içerebilecek ifadenin zamanının çok ötesinde bir yapısı da vardı. O akşam eve gittiğimde üzerine çok düşündüğüm bir cümle olmuştu. Özgür ile olan muhabbetimizdeki ilerleme her ne kadar mutlu edici olsa da ondaki o kestiremediğim yapı, sağlam adımlar atmamı engelliyordu. Her akşam görüşmeye devam ettikçe, onun hakkında öğrendiğim ufak tefek detaylar, paylaşımlarımız, ortaya binlerce parçalık bir puzzle saçılmış bense onu tamamlamaya çalışıyorum gibi hissettiriyordu bana.
Genellikle şehir içindeyken arabayı park ettikten sonra içerisinde oturarak muhabbet etmeyi pek sevmezdi. Neden bilmiyorum, dışarıdan görünüyor olmak rahatsız ediyordu sanırım onu. Şimdilerde pideci, o zamanlarda henüz kahvehane olan mekanın önüne park etmiş ve bu kez arabayı hareket ettirmeden önce sohbet etmeye başlamıştık. Hassas bir konuydu. Üniversite dönemindeki kız arkadaşı hakkında ilk kez konuşuyorduk. Merak ediyordum, ona nasıl davranıyordu, onu nasıl sahipleniyordu. Çünkü duygusal anlamda içerisinde olmasını umduğum karakter, adeta saklambaç oynuyormuşçasına bir görünüp bir kayboluyordu. Orada olduğundan emin bile olamıyordum. O dönemlerden bahsederken farklı bir ruh haline büründüğünü hissettim. Bu yeni bir tarafıydı onun. Etkilenmişti, anlattıkları ona bir şekilde dokunabilmiş şeylerdi. Arabayı hareket ettirdikten sonra evimizin ilerisinde manzarası güzel bir yere çektik. Bu sefer tedirgin olmadan sohbet edebilecekti. Duygular konuşuyordu bu akşam, zaten benim çuvalla sahip olduğum ama yerinden çıkmak için zamanını bekleyen duygular. Dikiz aynasına bakarak ona söylediğim cümle, haftalardır oluşan ortamın meyvesiydi artık. "Senden hoşlanıyorum" diyebilmiştim sonunda. Hem de birden, çok fazla kıvranmadan. Karşılığında verdiği "Ben de" cevabı ise en az önceki akşamki cümle kadar şaşırtmıştı beni. Sadece gülüp geçer ya da ruhsuz bir tepki verir diye bekliyordum oysa ki. Bir sonraki adım neydi? Şimdi sevgili mi olacaktık? Dur bakalım dedim kendi kendime. Bu kadar zor bir duygusal yapıya sahip birinin bu kadar üstüne gitmek elbette hüsranla sonuçlanırdı, bunu görebiliyordum. Yavaş yavaş olmalıydı herşey.
Haftasonu Berrin'i de alıp yakındaki bir deniz kıyısı ilçeye gittik. Onunla beraber ilk fotoğraflarımızı burada çekilecektik. Bahar yeni yeni yüzünü göstermeye başlamıştı. Havada bir serinlik fakat tepemizde güzel bir güneş vardı. Sahilde yürüyor, sohbet ediyor, büfeden aldığımız içecekleri içiyorduk. Daha çok beraber bir şeyler yapma hissiydi beni mutlu eden, beni mutlu ettiğini fark ettiğim. O gün doyasıya gezdik, dönüşte izlediğimiz yeşil temalı rota, yolda durup çekildiğimiz fotoğraflar, her bir an, aramızdaki samimiyet puanı üzerine birer birer eklenen skorlar gibi hissettiriyordu.
Hafta içi artık bazı günler öğlen vaktinde bile buluşuyorduk. Beraber yemek yedikten sonra o işe bense eve dönüyordum. Bir akşam Okan'a gittiğimde, "Sen aslında burada kalmak istemiyorsun ama çalıştığım firmanın bir departmanında senin branşında birini arıyorlar, görüşmek istersen ayarlayabilirim" dedi. Aklıma kurtu düşürmüştü. Bunca aydır bu şehirden gitmek için her yolu deneyen, defalarca iş görüşmesinden iş görüşmesine koşan, her fırsatta aile ile yaşamanın zorluklarından şikayet eden ben, kalmalı mıydım? Özgür olduğu için bahsetmişti Okan bana bu iş fırsatından. "Ben bir düşüneyim" dedim. "Eğer burada kalmaya karar vereceksem, bu Özgür olduğu için değil, ben istediğim için olmalı" diyordum kendi kendime. Çünkü yarın öbürgün eğer Özgür olmazsa ben hâlâ kalmak isteyecek miydim? Bunun kararını iyi vermem gerekiyordu.
Birkaç gün düşündükten sonra işi istediğime karar verdim. Olacağını biliyordum çünkü pek fazla kurumsal olmayan, aile şirketi gibi bir firmaydı. Çalıştıkları müşteriler büyük, adı bilinen kurumlardı. Bu firma da tedarikçileri olduğu için daha arka planda kalmıştı. Okan'a istediğimi söyledikten sonra iş görüşmesi için çağırıldım. Görüşme sonunda anlaştık ve hafta başında başlayacaktım. Ancak öncesinde haftasonu için Özgür'le İstanbul planımız vardı.

17 Mart 2016 Perşembe

Bölüm 9 - Göz

Özgür ile akşamları görüşmemiz artık rutin hale gelmişti. Dışarıda yapılabilecek aktiviteler kısıtlı olsa da gezerek ya da cafede muhabbet ederek güzel vakit geçiriyorduk. Haftasonu civardaki kaplıcaya gitmiştik. Kaplıcadaki otelde, 1,5 saatliğine kiralanabilen jakuzili odalardan birini tuttuk. Hem keyif yapıp hem de başbaşa kalmış olmanın tadını çıkaracaktık. Aslında önemli olan beraber güzel vakit geçirebilmekti. Böyle aktiviteleri önceden hiç yapmadığı için Özgür'e de ilginç geliyordu, denemek istiyordu en azından. Kaplıcadaki odadan çıkarken bana "Senden çok iyi aktivite arkadaşı olur" dedi. Bu cümlesi ile benimle vakit geçirmekten hoşlandığını duymuş da oldum. Çünkü biliyordum, her gün buluşmamız bunun göstergesiydi zaten.
Ancak genel fotoğrafa baktığımızda durum bu kadar da iç açıcı gözükmüyordu. Ben iş arama maratonuma son sürat devam etmekteydim. Özgür ise tanışma uygulamasından insanlarla yazışmaya devam ediyordu. Dur diyemezdim çünkü onun için önemli olan önce kendisiydi. Kendi istekleriydi. Karşı tarafın duygularını hiçe sayan bir yapısı vardı. Yazıştığı birisinden bahsetti hatta sonrasında yan yanayken ben de yazışmaya başladım o kişiyle. Çünkü çok gizli olduğunu söylüyor ve bu sayede merak uyandırıyordu. Onu adeta çarpraz sorguya tutuyor gibiydik. Benim yazışma tarzım nedeniyle benimle olan muhabbeti daha bilgilendirici ve akıcıydı. O gece söz konusu kişiyle tek başıma buluşacaktım. Özgür ise beni yakın bir yerde bekleyecekti. Kişinin programda kullandığı profil fotoğrafı bir "göz"dü. O yüzden kendi aramızda ona göz diyorduk. 
Buluşma noktası olarak talep ettiği yer, deniz kıyısındaki yeşil alan içerisiydi. Kimse orada buluşmazdı, soğukta kimse olmazdı orada. O zaman gerçekten gizlilikten yana çekinceleri olduğunu anladım. Buluşma noktasında geldiğimde oradaydı. Ayak üstü sadece birkaç dakika konuştuktan sonra ayrıldık. Dış görünüş olarak beni çeken biri değildi, muhabbet olarak da böyle ücra köşeler dışında cafede doğru düzgün oturup muhabbet etmeyi kabul etmeyeceği için açıkçası tekrar görüşmeyi düşünmeyeceğim birisiydi. Ama Özgür onunla kendi hesabından yazışmaya devam ediyordu.
Birkaç gün sonra bir iş görüşmesi için İstanbul'a gitmiştim, akşam döndüğümde Özgürle buluştuk. Göz ile yazıştığını, gözün onu eve çağırdığını söyledi. Serin havada, cafenin terasında otururken, onun gitmesine engel olamayacak olmak içimi parçalıyordu. Özgür cinsellik peşindeydi. Arayışı buydu. Ve bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini kabul etmem gerekiyordu. O akşam ona gitme diyemedim ama ben evin yoluna koyulmuşken onun da gözün evine gittiğini bilmek. Böyle bir acı yoktu. Daha sevgilim bile olmayan biri için neden bu kadar üzülüyordum? Ben de istesem birileriyle görüşebilirdim. Ancak istemiyordum. Gece buluşmanın detaylarını anlatırken, işlerin çok iyi gitmediğini öğrendiğimde biraz rahatlamıştım. Ama bu ortadaki gerçeği değiştirmiyordu. O gece Özgür'e içimdekilerden bahsetmeye karar verdim.
Her akşam olduğu gibi yine bir akşam çıktığımızda, devamlı gittiğimiz cafede, ikinci kata çıkan merdivenlerin hemen sağındaki, cam kenarındaki masaya oturmuştuk. Havadan sudan giden sohbeti, konuşmak istediğim konuya çevirebilmek için neredeyse kıvranıyordum. Özgür'ü ürkütmeden ona olan hislerimi açıklayacaktım. İş durumumun belirsiz olması sebebiyle bugüne kadar kendimi hep tutmuştum, duygularımı dizginlemiştim. Çünkü iş görüşmelerimden herhangi biri olumlu sonuçlandığında bu şehirden gitmek zorunda kalıcaktım. Bugüne kadar hep uzun mesafeli ilişkiler yaşamış bünyem, artık bunu kaldıramayacak duruma gelmişti. Yıpranmıştım. Kendimi ifade etmede bugüne kadar hep yetersiz kalmıştım, Özgür'le konuşurken özellikle seçtiğim kelimeler ile, düşünce yapımı ve hislerimi eksiksiz olarak anlayabilsin diye uğraşıyordum. "Senden hoşlanıyorum" içerikli bir konuşma değildi zaten. Anahtar kelimeleri hiç kullanmadım. Nihayet derdimi anlatabilmiştim, üstelik rahatsız olmuş bir tavrı da yoktu. O an, şimdilerde bile hatırlayınca, öneminin farkına vardığım ondan kesinlikle beklenmeyecek kadar duygusal içerikli o cümleyi kurdu: "Gidersen özlerim."