6 Ağustos 2016 Cumartesi

Bölüm xe - Yine Yeni Yeniden

Dakikti. Tam buluşma saatinde buluşacağımız noktaya gelmişti. Yüzünde yine o mutlu gülümseme oluştu, elinde değildi sanırım. Üç ayı geçmişti birbirimizi görmeyeli. Ben de gülüyordum. El sıkıştıktan sonra yürümeye başladık. Telefon hattıyla ilgili yaşadığı problemden bahsetti, Almanya'ya gittiğinde kullanabilmek için operatör değiştirmişti ancak onunla da ilgili sorunlar çıkmıştı. O sırada her zaman gittiğimiz cafeye oturmak isteyip istemediğini sordum. Görüşmelerimizin son demlerinde yeni açılan, beraber bir kez gittiğimiz cafeye gitmek istediğini söyledi. Alışkanlıklarını değiştirmek zordu, demek ki bu sürede çok kez gitmişti oraya. "Almanya nasıl geçti, neler yaptın?" diye sorduğumda verdiği "Harika!" cevabı içimi cız etmeye yetmişti. "Oturunca fotoğrafları gösteririm" dedi.
Oturduk, ilk dikkatimi çeken pantolonu yeniydi, diğer kıyafetlerini hatırlıyordum. "Dün akşam yakındaki ilçeye gitmiştim, o yüzden bugün için görüşelim dedim, hatırlıyor musun Kuşadasındaki şu çocuk yazdı, neydi ismi" dedi. Başlamıştık. Oklar üzerime yağmaya başlamıştı. Üzerime isabet ettikçe canım yanıyor, konuşamıyordum. "Sen neler yapıyorsun?" dedi. "İş, güç aynen devam" dedim. Aşk hayatı nasıl gidiyor dediğinde ise, o da aynı bir değişiklik yok diye cevap verdim. Sakıncalı soruya gelmiştik. "Senin?" diye sorduğumda alacağım cevap, direk olarak kalp çarpıntılarımın artmasını tetikleyecek özellikteydi. "Çok hareketli" dedi. "Aşk kısmı mı?" dedim şaşırmış bir biçimde. "Hayır" dedi, "Cinsellik kısmı". "Tahmin edebiliyorum" dedim.
Sonra fotoğraflara bakmaya başladık, o sırada yanımda getirdiğim flash belleği ona verdim ve Prag fotoğraflarını getirip getiremeyeceğini sordum. Tamam dedi. Almanya fotoğraflarına bakarken bir yandan fotoğraftaki görüntüyü anlatıyor bir yandan da neler yaptığını söylüyordu. Köln'de sabaha karşı olan uçağını, barda tanıştığı çocuğun evine gittikten sonra uyuyakalarak kaçırdığını söyledi. İçim parçalanmaya devam ediyordu, kontrol edemediğim bir biçimde. Neden bilmiyordum, nasıl bu kadar hassas birine dönüşebilmiştim? Blog yazmaya başladığımı söyledim, "Evet haberim var" dedi "En son dokuzuncu bölümü yazmışsın", şaşırmıştım, telefonundan blogun adresini açtı ve gösterdi. Kendimi yine mağdur olarak, onu ise duygusuz ve egolu biri olarak gösterdiğimi söyledi. 
Konu konuyu açtı ve ben

Bölüm xd - Tülay

Diğer günlerden tek farkı ertesi günün tatil olmasıydı. Onun dışında son birkaç haftadır yaşadığım gereksiz matemli, duygu dalgalanmalı, kafa patlatmalı, kurmalı günlerden biriydi yine. Üzerime serilmiş olumsuz düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Bu hem işyerindeki psikolojime ve performansıma yansıyordu hem de hiç bir işe odaklanamıyordum. Problemim kendimleydi. Bir yandan iş yapmaya uğraşırken bir yandan aklımın kenarındaki öylece duran düşücelere artık alışmıştım. Nedenini bilmiyordum. Bu kadar kötü hissetmek için bir nedenim yoktu. 
Mesai başlayalı sadece bir iki saat olmuştu ki müdürümden bir telefon geldi. Bir müşterinin denetime geldiğini söyledi. O müşteriyi beklemiyorduk, hazır değildik. Zaten denetim sırasında panik olan benim şimdi iyice elim ayağıma dolaşmıştı. Denetçileri karşıladıktan sonra biraz sohbetin ardından denetime başlamıştık. Binbir türlü problem ve soru içerisinde ilerlerken birden aklımın köşesine perçinlenmiş düşüncelerin tekrar kıpırdandığını fark ettim. Bu kadar da olamazdı. İşimle ilgili hayati anlarda bile aklımda birden yüzeye çıkıyor, zaten denetimin pek iyi gitmemesi nedeniyle de bozulmuş moralimi iyice sıfırlıyordu. Akşam iş çıkışı saatine yakın bir zamanda biten denetim sonrası ben de bitmiştim. Durum çok kötüydü, işle ilgili iç açıcı bir taraf yoktu. Bundan sonraki denetimlerin de iyi olması için elimden geleni yapsam bile olmayacaktı biliyordum.
Aldığım darbe üstüne darbe sonrası iyice zayıflayan bilincim, belki de hiç yaşamadığım sigara tiryakiliği gibi, o an Özgür'ün varlığının bana nasıl güç verdiğini hatırladı birden. O kısa süreli iyi his bile kafamda şimşek hızıyla bir senaryo yazmama yetti. Özgür'e yazacaktım. Evet, herşeyi göze alıp, karşısında düşeceğim durumu hiçe sayarak ona yazıcaktım. Bunca aydan sonra herşeyin daha iyiye gitmesi gerekirken daha da kötüleştiğini görmek bendeki gücü tüketmişti. Silkinip kendime geldiğimde dahi düşünce hâlâ kafamdaydı ve bilinçaltım bu fikrin iyi yanlarını beyin fırtınası şeklinde kafamın içinde dolandırıyordu.
Hemen iki arkadaşıma yazdım, ruh halimi ve yapmak istediğimi anlattım. İkisi de beni frenlemek için dil dökmeye başladı. Cayabilirdim de. Ancak belki de zamanı gelmişti. Onunla yüz yüze görüşüp konuşmak istiyordum hepsi bu. "Hadi tekrar sevgili olalım" veya "Seni çok özledim, sensiz yapamıyorum" temalı cümleler kurmayı hiç düşünmedim zaten. Dün buluştuğum Efecan, bir şeyi fark etmemi sağlamıştı. "Şu anda onu senden iyi kimse tanımıyor, o yüzden hareketlerini, duygularını en çok sen kestirebilirsin" demişti. Umutlanmadan, tüm beklentilerimi bir kenara bırakarak yazacaktım ona.
Yazdım. Doğum günümden sonra, üzerinden aylar geçtikten sonra ilk kez, yazmıştım ona. Karşılıklı hatır sorma faslından sonra dışarıda birşeyler içmek isteyip istemediğini sordum. "Yarın filan olabilir" demişti. Bir planı vardı belki ya da kendini ağırdan satmak istemişti. "Kaç gibi?" dediğimde "19:00-20:00 arası" dedi. Burda kastettiği buluşabileceğimiz saat aralığı mıydı yoksa benimle görüşmeye ayıracağı toplam süre miydi onu anlayamamıştım. "Yarın haberleşiriz" diyip konuşmayı bitirdim. Ve gol. Uzun süre sonra ilk ego tatminini ona yaşatmıştım. Özlemiştir.

Bölüm xc - Eğlen Güzelim

Eğlen güzelim gününü gün et
Ben vazgeçmişken eğlen
Karaları ben bağlarım
Sende vakit çok erken

Çok iyi eğlendiğine emindim. İnsanlarla düşüp kalmak çok eğlenceliydi çünkü. Sadece seks yapmak gerisini düşünmemek, önemsememek, sorumluluk almadan, başına dert sarmadan, yalnızca vücudunun isteklerine cevap vermek. Peki kalp ne için vardı? Bilmiyor, umursamıyor gibiydi. Nerde kalmıştı o derin duygular? Kıyasladığında beni yerden yere vuran, duygusuz, ruhsuz olmakla suçlayan o romantik aşık nerdeydi? Eğer orada bir yerlerdeyse neden göremiyorum? Hiç var olmadıysa o zaman bu iddialar niyeydi? 

İkimiz de kendi hayatımıza daha çok zaman ayırabiliyorduk artık. Benim için iki araya sıkışmış hissi veren arkadaşlarımla görüşme seanslarım, takatim olmadığında evde hiç birşey yapmadan oturabilme özgürlüğüm, istediğim kişiyle istediğim zaman buluşabilme rahatlığım. Kafama takılan şeyler listesinden silinmişti bunlar. Ama bilmiyordum ki yeni şeyler eklenecekti o listeye. Her biri birbirinden daha acı, damara giren iğne gibi ilk anda yaşattığı yanmanın sonrasında artarak bir süre devam etmesi, oraya günlerce dokunamaman, morarması ama sonrasında yavaş yavaş iyileşmesi. İşte bu listedeki soruların üzerimdeki etkisi bu şekilde oluyordu. Kolay atlatabileceğim durumlar olmuyordu. Şu an nasıl? Nerede? Kiminle beraber? Beni düşünüyor mu? Aklına hiç geliyor muyum? Ne hissediyor? Bu soruların cevaplarını aramaya çıktığımda adeta bir mayın tarlasında geziyor gibi hissediyordum kendimi. Bir süre sonra artık yara almaktan yorgun düşmüş olarak, cevapları aramaya çıkmamaya başladım. Zira ulaştığım cevapların hepsinin etkisi aynıydı. İç parçalayıcı, yürek burkucu. En ufak bir umut kırıntısı bile bulamıyordum. Beni mutlu edecek bir ayrıntı, kafamda kurduğumda olumlu sonuçlanabilecek bir durum. Yoktu, olmazdı da. Potansiyel ortada. Kimden neyi bekliyordum ki? Karşımda benim gibi detaylı düşünen bir insan yoktu. Hiç olmamıştı. O yüzden bu neyin kavgasıydı? İçime neden söz geçiremiyordum? Zaten çözümsüz bir durumu neden tekrar tekrar başa sarıyordum?

Düşün düşün aşamıyorum engelleri
Varamıyorum yanına çarelerin
Yıkıl duvar göremiyorum enginleri
Gidemiyorum bırakıp uzaklara
Bir ağlarım bir gülerim
Sanma senden vazgeçerim
Alışamam inan yokluğuna

Tamam dedim kendi kendime. Sahte ama gerçek bir evlilik yapmasına, çocuğu olmasına, bana hiç değerim yokmuş gibi davranmasına izin vereceğim. Sınırlarımı hiç olmadığı kadar genişleteceğim. Başkalarıyla tek görüşmesine hâlâ izin veremezdim ama diğer şartları söylediğimde kabul etmemesi için bir neden yoktu. Kendi kendime yazdığım senaryoda birden mutluluğu yakalamıştım bile. Tekrar sarılabilecektim ona, elini tutabilecektim. Beraber uyuyabilecektim. Yine beni sevecekti, belki de hiç vazgeçmemişti sevmekten. Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Bu dünyanın en saçma fikri beni mutlu etmişti. Başka çarem kalmamıştı, herşeyi göze almalıydım. Dayanamıyordum.
"KENDİNE GEL" dedim birden. Düşündüklerimin oluru yoktu, asla da olamazdı. Neydi bu kafamdan geçenler? Uyuşturucu bağımlısı hallerim artık bir son bulmalıydı. İşte o gün bu blogu yazmaya karar verdim. 

Bölüm xb - Mutlu Yıllar...

Beklediğim gün gelmişti sonunda. Ne olacaksa o gün olacak dediğim günü yaşıyordum artık. İlk dakikalar geçmiş senelerin aksine sessizdi bu sefer. Mehmet de aramamıştı. Sorun değildi, daha kocaman bir gün vardı önümde. Uyudum. Sabah uyandığımda haftaiçi olması sebebiyle rutin işe hazırlanma faslı, servis, işyeri derken zaman yine hızlı geçmeye başlamıştı telaştan. Ancak o yoğunluğuna rağmen gözüm bir an olsun bile telefondan ayrılmadı. Yazacaktı, biliyordum. Adım kadar emindim. Yazmadı. Dakikalar, saatler geçti. Öğlen geçmişti. Yazacaktı. O kadar da değil diyordum kendi kendime. Sonuçta kanlı bıçaklı olmamıştı son konuşmamız. Üç yılın bir hatırı olmalıydı. Aksini kaldıracak gücüm yoktu. Dayanamazdım.
Bu düşünceler içerisinde kaybolmaya başlamışken beklediğim mesaj sonunda geldi. "Mutlu yıllar..." yazmıştı. Evet, o yaklaşık iki buçuk haftadır haber alamadığım kayıp sevgilimden sonunda mesaj gelmişti. Mesaj içeriği itibariyle buz pisti zeminine yazılmış iki kelimeden farksızdı ancak benim için anlamı büyüktü. Kalbim rölantiden harekete geçtiğinde ortadaki buzu bile görmüyordu gözlerim. Eritmişti hepsini kalbimin sıcaklığı. Hayat birden toz pembe olmamıştı tabi ancak dediğimi yapacaktım. Konuşacaktım onunla. Çözümü vardı da biz mi çözememiştik bu durumu bu zamana kadar? Hayır tabi ki, çözümü yoktu. Ama konuşmalıydım. Mesajı için teşekkür ettikten sonra akşam konuşmak isteyip istemediğini sordum. Olur demişti ancak akşam spora gideceğini, ancak çıkınca görüşebileceğimizi söyledi. Tamam dedim. Kendi evimde olacağımı söylediğimde yazdığı cümleye anlam veremedim. "Tarafsız bir yerde görüşmemiz daha uygun olmaz mı?" demişti. Neydi korktuğu? Üstüne mi atlayacaktım? Öyle bir niyetim hiç olmadı. Ancak sanırım öyle birşey yaparsam karşı koyamayacağını düşündüğü için böyle bir talebi olmuştu. "Ben gelmek istersen evde olacağım" dedim ve sohbet burada bitti.
Gelecekti, biliyordum. Heyecanla arkadaşlarıma haber verdim. "Yazdı" dedim. Heyecanlıydım, bir yandan da gergin hissetmeye başladım. Hiç bu kadar uzun süre görüşmediğimiz olmamıştı. Nasıl davranacaktı? Ego kalkanını indirecek miydi? Bana içinden geldiği gibi mi yoksa olmasını istediği gibi mi davranacaktı? Bu soruların cevaplarını akşam öğrenecektim. Akşam annem ve babam, benimle beraber dışarıda yemek yemek istediklerini söylemişti. Hem böylece doğumgünü hediyesi olacaktı bu yemek bana. Güzel bir yemeğin ardından eve geçtim. Onu beklemeye başlamıştım. Saat 21:30 civarı mesaj attı. Geliyordu, evde olup olmadığı sormuştu. Evdeyim dedim. 10-15 dakika sonra "Geldim" diye mesaj attı. Otomatiğe basıp kapıyı açtığımda asansörün yukarı çıkmasını bekliyordum. Asansör kapısı açıldı, dışarı çıktı. Elinde market poşeti içerisinde içecek, diğer elinde de kutu içerisinde pasta vardı. Yüzüne baktığımda gördüğüm manzara beni şok etmişti. Gülüyordu. Hayır gülümseme değil resmen gülüyordu. Ağzı kulaklarına varmıştı. Onu çok iyi tanıdığımdan bu gülüşü yalnızca çok mutlu olduğunda görebildiğimi biliyordum. Gözlerinin içi gülüyordu adeta. İçeri girene kadar geçen o birkaç saniyede bu görüntüyü görmüş olmak beni çok mutlu etmişti. Ben de gülmeye çalışıyordum, şaşkındım. İçeri girerken bana bakıp "Ex-BF" dedi. Ama hâlâ gülüyordu. Pasta getirdiği için de mutlu olmuştum. "Niye zahmet ettin?" dedim, içeri geçti. Elindeki poşetleri aldıktan sonra yalnızca elini sıkarak hoşgeldin dedim. Oysa ki kollarına atlamak istiyordum. Evde perdeler yokken dışarıdan gözükmeyelim diye sarıldığımız o girişteki kör noktada sımsıkı sarılmak istedim ona tekrar. Yapamazdım, konuşmalıydık önce. Halletmeliydik aramızdaki meseleyi. Umutsuzdum ama denemeliydim.
"Kahve içer misin?" dediğimde olumlu yanıt verdi, "Sen kahveyi yap içeri geç ben de o sırada pastayı hazırlayayım" dedi, benim için birşeyler yapması beni hep mutlu etmişti bugüne kadar. Çabalaması, bu durumu karakterine kabul ettirmiş olması, beni mutlu etme amacı olduğunu bilmek. Ben içeride beklerken mumlarını yaktığı pastayı getiriyordu. Mumları üflerken ve hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim dileğimi dilerken, bir yandan da gülümsemeye çalışıyordum. Yanımdaydı yine, ancak bu sefer koltuğun diğer tarafına oturmuştu. Hiç oraya oturmazdı. Vücut dili mesaj veriyordu adeta. Demin kapıdan girerken mutluluktan ölen çocuk nereye kaybolmuştu? Mesafeli tavrını artık hissedebiliyordum. "Doğum günün kutlu olsun" dediğinde duygusuzdu. Pasta almış olmasına çok sevindiğim için, ona sarılmak istesem de yalnızca yanaklarından öperek teşekkür ettim. O an dudaklarına da bir öpücük kondurmak istedim mi? Evet. Çok istedim. Olmazdı. "Ee nasıl gidiyor?" dedi bir yandan pasta yerken. "İyi gidiyor, senin?" dediğimde göğsüme ilk okun saplanacağından habersiz, siper almadan cevabını bekliyordum. "İyileşiyorum" dedi yüzünde küstah bir gülümsemeyle. Birden kilometrelerce mesafe girmişti aramıza. Göz açıp kapatma aralığında olmuştu bu üstelik. Donmuştum. Biz ayrılmış mıydık? O güne kadar kabul edemesem de o cevaptan sonra en azından onun niyetinin bu olduğu gerçeği kafama dank etmişti. Olamazdı. Bal gibi olabilirdi. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz sözü boşuna söylenmemiş. Ama ayrılmış olmak, çok ciddi bir durum değil miydi? Konuşarak çözemez miydik? Çözemezdik, o an bunun farkına vardım.
"Spora neden devam etmiyorsun artık? Bıraktın mı?" diye sordu. Prag dönüşü özellikle onunla görüşmediğimiz süre boyunca tamamen evimin işlerine yoğunlaşmıştım. Mutfak dolaplarına diğer odada duran tabak çanağı yerleştirme işi, aylardır beklettiğim bir işti. Hem zaten motivasyonum düşük seviyedeydi. Bir de onunla karşılaşma ihtimali, ki bu ihtimal yüzde yüzdü, sanırım kendi kendimi engelledim, daha fazla üzülemezdim. "Yok bırakmadım, devam edeceğim" dedim. Edemedim. Edemezdim. Onu yine haklı çıkarmıştım. "Spor için istekli değilsin, ben seni zorluyorum" derdi hep. Haklıydı. "Çok süper bir hoca başlamış, görmelisin, harika bir poposu var" dedi. "Görürüm gelince" dedim. Buydu konuştuğumuz konu. 
"Yatağım sonuna geldi görmek ister misin?" dediğimde önce gözlerinde gördüğüm ifade "Yok artık" der gibiydi sonra "Tamam olur" dedi, beraber yatak odasına yürüdük. Ben yatağın yanına gittiğimde onun kapıda beklediğini fark ettim. Rahatsız olmuştum. Onu yatağa atma gibi bir amacım yoktu. Böyle bir ortam içerisinde zaten olmayacağını biliyordum. "Gel yatağa dokun, rahat dediler o yüzden aldım, gerçi dokununca anlaşılmıyor yatınca anlaşılıyor" dedim ve onu daha fazla tedirgin etmemek için kapının oraya geçtim, ancak ondan sonra o yatağın yanına gelip elinin ucuyla dokundu ve "Güzelmiş" dedi. Sonra tekrar odaya döndük. 
Bir yandan televizyona bakıyor bir yandan pasta yiyorduk. Bir dilim daha yedi, sonra bir dilim de ben verdim. Kahvesi bitmişti, gelirken getirdiği koladan içmek isteyip istemediğini sorduğumda "Olur" dedi. Bir bardak kola getirdim ona. Telefonuyla oynuyor, ilgisiz davranıyordu. Bense onunla konuşmak istememe rağmen gördüğüm manzara karşısında üzülmekten kendimi alamıyordum. Konuşma hevesim falan kalmamıştı. Bu şekilde biraz oturduktan sonra telefonum çaldı. Arkadaşım doğum günümü kutlamak için aramıştı. diğer odaya geçtim. Bir süre konuştuk. Döndüğümde artık kalkmak istediğini söyledi. "Peki" dedim ve tekrar teşekkür ettim. Montunu verdim, ayakkabılarını giydi ve vedalaşırken "Sadece bugünü yalnız geçirme diye geldim" dedi ve asansöre bindi. Bu nasıl bir cümleydi? Bu neyin hıncıydı? Bu onu son görüşüm olacaktı, rüyalarımı saymazsak.
Kapıyı kapattığımda içimi büyük bir hüzün kaplamıştı. Geldiği için mutluydum ama konuşmamıştık bile. Onu konuşmak için çağırmama rağmen ve hiç konuşmaya çabalamamama rağmen o da "Sen beni konuşmak için çağırmadın mı? Neden konuşmuyorsun?" bile dememişti. Belki demiş olsaydı bugün çok farklı bir yerde olabilirdik. Belkilerle, keşkelerle işim yoktu artık bunu anlamıştım. Ortalığı toplamaya başladım, tabakları mutfağa götürdüm. Pasta süslerinin ve mumların çubuklarını yıkadığım anda birden gözyaşlarına boğuldum. Nasıl bir doğumgünü geçiriyordum? Kendime engel olamıyordum, yaşlar gözlerimden adeta azgın bir ırmak gibi boşalıyordu. Durduramıyordum. Tek bildiğim iyi olmadığımdı.

Bölüm xa - Bu Bölümün Adı Yok

Dertlerim sarmış beni simsiyah bir tül gibi
Gel bir bak şu halime sanki solmuş gül gibi
Yaşanan anılarım dün gibi
Söndürme bu ateşi kül gibi

Herhalde bu dönemki duygularımı yukarıdaki mısralardan daha iyi betimleyemezdim. Kendimi kronik olarak bu tarz durumların içerisinde görmek, arkaplanda açık kalmış uygulama gibi yaşam enerjimden çalıyordu. Günlük hayatımın bir kısmı hiç değişmemişti. Sabah kalk, işe git, işyerinde stres yaşa, işten çık. Bu kısım zaten standart hale geliyor insanın yaşamında bir süre sonra. Aslında seni en çok tüketen kısım da burası oluyor. Çünkü günlük olarak iş sonrası hayatına kalan enerji, bazen bu kısmı göğüslemene yetmeyecek kadar az oluyor. Ya da günlük stres kotan dolduysa, çoğu durum karşısında daha fevri olabiliyorsun birden. Bu stres kontrolü başlı başına bir yetenek. Herkesin harcı olmuyor maalesef.