6 Ağustos 2016 Cumartesi

Bölüm xb - Mutlu Yıllar...

Beklediğim gün gelmişti sonunda. Ne olacaksa o gün olacak dediğim günü yaşıyordum artık. İlk dakikalar geçmiş senelerin aksine sessizdi bu sefer. Mehmet de aramamıştı. Sorun değildi, daha kocaman bir gün vardı önümde. Uyudum. Sabah uyandığımda haftaiçi olması sebebiyle rutin işe hazırlanma faslı, servis, işyeri derken zaman yine hızlı geçmeye başlamıştı telaştan. Ancak o yoğunluğuna rağmen gözüm bir an olsun bile telefondan ayrılmadı. Yazacaktı, biliyordum. Adım kadar emindim. Yazmadı. Dakikalar, saatler geçti. Öğlen geçmişti. Yazacaktı. O kadar da değil diyordum kendi kendime. Sonuçta kanlı bıçaklı olmamıştı son konuşmamız. Üç yılın bir hatırı olmalıydı. Aksini kaldıracak gücüm yoktu. Dayanamazdım.
Bu düşünceler içerisinde kaybolmaya başlamışken beklediğim mesaj sonunda geldi. "Mutlu yıllar..." yazmıştı. Evet, o yaklaşık iki buçuk haftadır haber alamadığım kayıp sevgilimden sonunda mesaj gelmişti. Mesaj içeriği itibariyle buz pisti zeminine yazılmış iki kelimeden farksızdı ancak benim için anlamı büyüktü. Kalbim rölantiden harekete geçtiğinde ortadaki buzu bile görmüyordu gözlerim. Eritmişti hepsini kalbimin sıcaklığı. Hayat birden toz pembe olmamıştı tabi ancak dediğimi yapacaktım. Konuşacaktım onunla. Çözümü vardı da biz mi çözememiştik bu durumu bu zamana kadar? Hayır tabi ki, çözümü yoktu. Ama konuşmalıydım. Mesajı için teşekkür ettikten sonra akşam konuşmak isteyip istemediğini sordum. Olur demişti ancak akşam spora gideceğini, ancak çıkınca görüşebileceğimizi söyledi. Tamam dedim. Kendi evimde olacağımı söylediğimde yazdığı cümleye anlam veremedim. "Tarafsız bir yerde görüşmemiz daha uygun olmaz mı?" demişti. Neydi korktuğu? Üstüne mi atlayacaktım? Öyle bir niyetim hiç olmadı. Ancak sanırım öyle birşey yaparsam karşı koyamayacağını düşündüğü için böyle bir talebi olmuştu. "Ben gelmek istersen evde olacağım" dedim ve sohbet burada bitti.
Gelecekti, biliyordum. Heyecanla arkadaşlarıma haber verdim. "Yazdı" dedim. Heyecanlıydım, bir yandan da gergin hissetmeye başladım. Hiç bu kadar uzun süre görüşmediğimiz olmamıştı. Nasıl davranacaktı? Ego kalkanını indirecek miydi? Bana içinden geldiği gibi mi yoksa olmasını istediği gibi mi davranacaktı? Bu soruların cevaplarını akşam öğrenecektim. Akşam annem ve babam, benimle beraber dışarıda yemek yemek istediklerini söylemişti. Hem böylece doğumgünü hediyesi olacaktı bu yemek bana. Güzel bir yemeğin ardından eve geçtim. Onu beklemeye başlamıştım. Saat 21:30 civarı mesaj attı. Geliyordu, evde olup olmadığı sormuştu. Evdeyim dedim. 10-15 dakika sonra "Geldim" diye mesaj attı. Otomatiğe basıp kapıyı açtığımda asansörün yukarı çıkmasını bekliyordum. Asansör kapısı açıldı, dışarı çıktı. Elinde market poşeti içerisinde içecek, diğer elinde de kutu içerisinde pasta vardı. Yüzüne baktığımda gördüğüm manzara beni şok etmişti. Gülüyordu. Hayır gülümseme değil resmen gülüyordu. Ağzı kulaklarına varmıştı. Onu çok iyi tanıdığımdan bu gülüşü yalnızca çok mutlu olduğunda görebildiğimi biliyordum. Gözlerinin içi gülüyordu adeta. İçeri girene kadar geçen o birkaç saniyede bu görüntüyü görmüş olmak beni çok mutlu etmişti. Ben de gülmeye çalışıyordum, şaşkındım. İçeri girerken bana bakıp "Ex-BF" dedi. Ama hâlâ gülüyordu. Pasta getirdiği için de mutlu olmuştum. "Niye zahmet ettin?" dedim, içeri geçti. Elindeki poşetleri aldıktan sonra yalnızca elini sıkarak hoşgeldin dedim. Oysa ki kollarına atlamak istiyordum. Evde perdeler yokken dışarıdan gözükmeyelim diye sarıldığımız o girişteki kör noktada sımsıkı sarılmak istedim ona tekrar. Yapamazdım, konuşmalıydık önce. Halletmeliydik aramızdaki meseleyi. Umutsuzdum ama denemeliydim.
"Kahve içer misin?" dediğimde olumlu yanıt verdi, "Sen kahveyi yap içeri geç ben de o sırada pastayı hazırlayayım" dedi, benim için birşeyler yapması beni hep mutlu etmişti bugüne kadar. Çabalaması, bu durumu karakterine kabul ettirmiş olması, beni mutlu etme amacı olduğunu bilmek. Ben içeride beklerken mumlarını yaktığı pastayı getiriyordu. Mumları üflerken ve hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim dileğimi dilerken, bir yandan da gülümsemeye çalışıyordum. Yanımdaydı yine, ancak bu sefer koltuğun diğer tarafına oturmuştu. Hiç oraya oturmazdı. Vücut dili mesaj veriyordu adeta. Demin kapıdan girerken mutluluktan ölen çocuk nereye kaybolmuştu? Mesafeli tavrını artık hissedebiliyordum. "Doğum günün kutlu olsun" dediğinde duygusuzdu. Pasta almış olmasına çok sevindiğim için, ona sarılmak istesem de yalnızca yanaklarından öperek teşekkür ettim. O an dudaklarına da bir öpücük kondurmak istedim mi? Evet. Çok istedim. Olmazdı. "Ee nasıl gidiyor?" dedi bir yandan pasta yerken. "İyi gidiyor, senin?" dediğimde göğsüme ilk okun saplanacağından habersiz, siper almadan cevabını bekliyordum. "İyileşiyorum" dedi yüzünde küstah bir gülümsemeyle. Birden kilometrelerce mesafe girmişti aramıza. Göz açıp kapatma aralığında olmuştu bu üstelik. Donmuştum. Biz ayrılmış mıydık? O güne kadar kabul edemesem de o cevaptan sonra en azından onun niyetinin bu olduğu gerçeği kafama dank etmişti. Olamazdı. Bal gibi olabilirdi. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz sözü boşuna söylenmemiş. Ama ayrılmış olmak, çok ciddi bir durum değil miydi? Konuşarak çözemez miydik? Çözemezdik, o an bunun farkına vardım.
"Spora neden devam etmiyorsun artık? Bıraktın mı?" diye sordu. Prag dönüşü özellikle onunla görüşmediğimiz süre boyunca tamamen evimin işlerine yoğunlaşmıştım. Mutfak dolaplarına diğer odada duran tabak çanağı yerleştirme işi, aylardır beklettiğim bir işti. Hem zaten motivasyonum düşük seviyedeydi. Bir de onunla karşılaşma ihtimali, ki bu ihtimal yüzde yüzdü, sanırım kendi kendimi engelledim, daha fazla üzülemezdim. "Yok bırakmadım, devam edeceğim" dedim. Edemedim. Edemezdim. Onu yine haklı çıkarmıştım. "Spor için istekli değilsin, ben seni zorluyorum" derdi hep. Haklıydı. "Çok süper bir hoca başlamış, görmelisin, harika bir poposu var" dedi. "Görürüm gelince" dedim. Buydu konuştuğumuz konu. 
"Yatağım sonuna geldi görmek ister misin?" dediğimde önce gözlerinde gördüğüm ifade "Yok artık" der gibiydi sonra "Tamam olur" dedi, beraber yatak odasına yürüdük. Ben yatağın yanına gittiğimde onun kapıda beklediğini fark ettim. Rahatsız olmuştum. Onu yatağa atma gibi bir amacım yoktu. Böyle bir ortam içerisinde zaten olmayacağını biliyordum. "Gel yatağa dokun, rahat dediler o yüzden aldım, gerçi dokununca anlaşılmıyor yatınca anlaşılıyor" dedim ve onu daha fazla tedirgin etmemek için kapının oraya geçtim, ancak ondan sonra o yatağın yanına gelip elinin ucuyla dokundu ve "Güzelmiş" dedi. Sonra tekrar odaya döndük. 
Bir yandan televizyona bakıyor bir yandan pasta yiyorduk. Bir dilim daha yedi, sonra bir dilim de ben verdim. Kahvesi bitmişti, gelirken getirdiği koladan içmek isteyip istemediğini sorduğumda "Olur" dedi. Bir bardak kola getirdim ona. Telefonuyla oynuyor, ilgisiz davranıyordu. Bense onunla konuşmak istememe rağmen gördüğüm manzara karşısında üzülmekten kendimi alamıyordum. Konuşma hevesim falan kalmamıştı. Bu şekilde biraz oturduktan sonra telefonum çaldı. Arkadaşım doğum günümü kutlamak için aramıştı. diğer odaya geçtim. Bir süre konuştuk. Döndüğümde artık kalkmak istediğini söyledi. "Peki" dedim ve tekrar teşekkür ettim. Montunu verdim, ayakkabılarını giydi ve vedalaşırken "Sadece bugünü yalnız geçirme diye geldim" dedi ve asansöre bindi. Bu nasıl bir cümleydi? Bu neyin hıncıydı? Bu onu son görüşüm olacaktı, rüyalarımı saymazsak.
Kapıyı kapattığımda içimi büyük bir hüzün kaplamıştı. Geldiği için mutluydum ama konuşmamıştık bile. Onu konuşmak için çağırmama rağmen ve hiç konuşmaya çabalamamama rağmen o da "Sen beni konuşmak için çağırmadın mı? Neden konuşmuyorsun?" bile dememişti. Belki demiş olsaydı bugün çok farklı bir yerde olabilirdik. Belkilerle, keşkelerle işim yoktu artık bunu anlamıştım. Ortalığı toplamaya başladım, tabakları mutfağa götürdüm. Pasta süslerinin ve mumların çubuklarını yıkadığım anda birden gözyaşlarına boğuldum. Nasıl bir doğumgünü geçiriyordum? Kendime engel olamıyordum, yaşlar gözlerimden adeta azgın bir ırmak gibi boşalıyordu. Durduramıyordum. Tek bildiğim iyi olmadığımdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder